Meşhur Türk seyyahı Abdürreşid İbrahim, seyahati esnasında trende karşılaştığı bir Tatar hanımla aralarında geçen konuşmayı şöyle naklediyor:
Tomski'den Ayrılış
B

en Tomski’de üç hafta kadar misafir olduktan sonra dostlara veda etmek üzere karar vermiştim. O gün dostum Zâkir Efendi de Omski'ye döneceğinden, Tayga istasyonuna kadar da yolumuz bir olacağından beraberce hareket etmek üzere istasyona geldik. Burada bazı dostlar bizi karşılamak için bekliyorlarmış, istasyon büfesinde biraz istirahat ettik. O arada ikinci çan vuruldu. Biz de veda ederek mevkiye girdik. Bizim bulunacağımız vagonda bir de kadın var.
Tren hareket etti. Zâkir Efendi, “Ey birader” dedi. “Artık yolculuğun uzak, hak hukuk helal ediniz. Bu vagonda da vaktimiz az kaldı. Son sohbet. Bir daha konuşmak ya nasip olur, ya...”
Ben Zâkir Efendi ile konuşmakta iken, yanımızda bulunan kadın, Zâkir Efendiye bakarak, “Sizin lisanınızda, Rus kelimeleri pek çoktur. Zannederim, şimdi ben şurada siz konuşurken dikkat ettim, iki-üç kelimede bir kelime mutlaka Rusça olduğunu hissettim. Acaba bunun sebebi nedir? Sizin lisanınız pek fakir de ihtiyacı mı var? Yoksa keyif için mi?” dedi.
Zâkir Efendi gülerek, “Ruslaşıyoruz!” dedi, “yoksa ihtiyacımız yoktur.”
Kadın: “Şu halde sizin istikbaliniz kötü, eğer böyle giderse bir zaman gelir, lisanınızı kaybedersiniz.”
Zâkir Efendi: “O zaman geçti. Bundan yirmi otuz sene evvel o ihtimaller varmış, fakat o zamanda bize sahip olanlar da uykuda imiş. Şimdi ise, biz onlardan evvel kalktık ve önce yol tuttuk.”
Kadın: “Bu gibi ufak, ehemmiyetsiz şeyler gitgide kendi kendine ehemmiyet kazanır. Siz zannedersiniz ki, beş-on kelime Rusça'nın bulunmasında ne ziyan vardır; fakat bu sene beş kelime ise, beş sene sonra da on beş kelime olur. Şimdi siz bilir misiniz, kaç senede bu kadar Rus kelimeleri sizin haberiniz olmayarak sizin lisanınızın içinde yerleşmiştir. Affedersiniz, ben kendime sahip olmayarak sizin ile söze giriştim. Sizi tanımadığım halde, ki bu kadın âdâbına aykırıdır. Affınızı tekrar istirham ederim.”
Zâkir Efendi: “Ben son derece memnun oldum. Fakat çok merak ettim, siz kim oluyorsunuz? Hangi millettensiniz?”
Kadın: “Kalbimde size karşı bir his besliyorum. Benim kanım sizdendir. Peder validem Minosya Tatarlarındandır. Maalesef vaktiyle tanassur etmişler [Hıristiyanlaşmışlar] yahut ettirilmişler. Biz Hıristiyanlıkta meydana gelmişiz. Kalbimde devamlı bir gizli hüzün besledim. Kan kardeşlerimi gördüğümde üzülerek kendimden geçerim. Bir-iki kelime olsun onlar ile konuşursam kalben bir teselli bulurum. İşte bu sebepten dolayıdır ki, kadınlara mahsus edeplere riayet etmeyerek size karşı söz açtım. [Bana işaret ederek] Şu adamı görünce kalbimde bir yara açılıyor gibi oldu. Rusça bilmez misiniz? Ben ana lisanını unutmuş, kendi rızam olmayarak dinimi de kaybetmiş bir Tatar kızıyım...” diyerek mendil ile gözlerini silmeye başladı.
Zâkir Efendi bana bakarak Tatarca: “Biraz teskin ediniz.”
Ben: “Kızım, şimdi nereye gidiyorsunuz, kimleriniz var?”
Kadın: “Sohom'a gidiyorum. Kocam orada. Verem, hasta. Tedavi için gitmişti. Yakında telgraf aldım. Beni çağırıyor.”
“Peder valideniz var mı? Kocanız hangi millettendir? Kaç senedir evlisiniz?”
“Peder validem vefat etmiştir. Biraderlerim, kız kardeşlerim var. Kocam da Rus'tur. Evleneli beş sene oldu. Burada bir kız kardeşim var, onun ziyaretine gelmiştim.”
“Bizim Tatar olduğumuzu nereden bildin?”
“Bilmedim, fakat kalbimde öyle birşey doğdu. Sizi görünce başka bir hal geldi. Zaten Minosya'da bulunduğum zaman daha on yaşımda iken İrbe Nehri sahilinde avcıları gördüğümde onlara son derece muhabbetle bakardım.”
“Ben validemin en küçük kızıyım. Validem beni çok severdi. Orada Hristiyanlaştırılmış. Bu suretle biz Hıristiyanlıkta vücuda gelmişiz. Fakat validem Şaman mezhebini daha severdi. Ben de bilâkis, nedendir bilmiyorum, “İslamları daha çok seviyorum. Hâlbuki İslamiyet’ten hiçbir şey bilmiyordum?”
“Nerede tahsil ettiniz?”
“Petersburg'da Marinski Enstitüsü'nde tahsilimi tamamlamıştım. İşte orada iken gençlik, Petersburg terbiyesi beni bir Rus ile evlenmeye sevk etti. Ne ise şimdi, kocam da vefat etmek üzeredir. Olabilir, bundan sonra kendi aklımıza hizmet ederiz. Bereket versin, çoluk çocuğum yok.”
Tatarları gördüğümde, kendimde ayrıca bir hal hissederdim. Zannederim, bu da bir kan muhabbetidir.
“Tatarların durumunu daima düşünürüm. Rusların Tatarlara karşı tahkir edici muamelelerine hiç tahammül edemem. Adeta birbirimize hücum edercesine ağır sözler bile söyleyerek?”
Zâkir Efendi: “Siz bizi dahi kendinize meftun ettiniz. Artık hiç ümit etmediğimiz yerde sizin gibi bir kardeşimize tesadüf ettiğimizden dolayı ne kadar teşekkür edersek yeri vardır. Ben Omski'ye gidiyorum. Yolda daha birkaç defalar sizinle görüşeceğime eminim. İhtimal, Taygadan sonra siz kadınlara mahsus vagona bineceksiniz. Mamafih, istasyonlarda görüşebiliriz. Fakat pederimiz (Abdürreşid İbrahim) ile Tayga istasyonunda ayrılacağız. Zira onlar Uzak Doğu'ya doğru gidiyorlar. Şimdi zaten Tayga'ya da yaklaşıyoruz. Ben çok memnun oldum. Bugün pek bahtiyarım. Size karşı hissiyatımı beyan etmeye lisanım âciz, ama kalbimde büyük bir hürmet yeri bâkidir. Sizden birşey rica edeceğim. Müsaade ederseniz sizin elinizi öpeceğim” diye ayağa kalktı. Biz de kalkmaya mecbur olduk. Çok geçmedi, tren Tayga istasyonuna geldi. Burada veda ederek ayrıldık.
Ben burada kendi kendime çok müteessir olarak geniş ve derin fikirlere daldım...
Kaynak: ÂLEM-İ İSLAM - Abdürreşid İbrahim