Ş

unu açıkça belirtelim ki Genç Osmanlı ve Jön Türklerde bile devletin yıkılması söz konusu hiç olmamıştır. Masonik İttihâd ve Terakkî Fırkası ve Siyonist ittifâk Osmanlının yıkılmasını gündeme getirdi. Abdülazîz ve II. Abdülhamîd’de de devletin yıkılacağı endîşesi yoktu. Biz İttihâdcıların basîretsizce ve câhilce I. Cihân Harbi’ne sokmasıyla devletimizi kaybettik. Fransızlar, İngilizler, Ruslar önceden beri düşmanımızdı, ama özellikle II. Abdülhamîd’in siyâsi dehâsıyla onları oyalıyorduk. Zâten Siyonizm ve onun yerli uşakları II. Abdülhamîd Han düşmeden bu devletin yıkılamayacağını biliyorlardı.
Sultan Abdülhamîd’in suikasta mâruz kalmasında korumak üzere vücudunu ona siper eden ere, Sultân’ın “Evlâdım, sen nerelisin?” dediğinde “Söğüt’tenim pâdişâhım” diye cevap verdiği için koca Sultan vefânın ve sadâkatin timsâli bu yiğitten dolayı Ertuğrul Süvâri Alayı’nı kurmuştur. Önceden muhâfız alayında Arap, Boşnak ve Arnavut askerleri vardı. İlk defâ II. Abdülhamid Söğüt’e 1300 yıllarındaki köklerine döndü. Ümmet birliğinin Batı tarafından sürekli provoke edildiği o dönemde bu hareket Batı’yı çok tedirgin etti. “Osmanlı köklerine dönüyordu” ve bunu yapan da Batı’nın en çok korktuğu II. Abdülhamîd idi. Esâsen o yüce Sultân’ın yıkılması belki de en az 3000 yıllık Türk Devlet geleneğinin yıkılması idi.
Kayı dolayısıyla Osmanlı 1922’de yıkılınca 5000 yıllık devlet geleneği de yıkılmıştır.
Türkler cumhûriyete yabancı değildir. Eski Türk devletleri yönetimlerinde toy denen toplantı meclisleri demokratik bir katılım örneği idi.
Cumhûriyet bir fazîlet rejimi deniyor. Tabîî ki bu da sistemin işleyişiyle ilgilidir. Çin Halk Cumhûriyeti, Îran İslâm Cumhûriyeti eski Sovyet Sosyalist Cumhûriyetleri Birliği, Kore Demokratik Halk Cumhûriyeti’nde veyâ 1989 öncesi Varşova Paktı ülkelerindeki cumhûriyette demokrasiden söz etmek mümkün değildir.
Bizde de Cumhûriyet’in ilk yıllarında, gerçek mânâda seçim, çok partili parlamenter sistem 1950’ye kadar yoktur. Bu döneme kadar çok sıkıntılar yaşanmıştır.
Bizi de son zamanlarda Arap Baharları gibi iç ve dış istîlâlarla çökertip Orta Doğu’nun aslî figürü yapmak için çok uğraştılar. Darbeler, e-Muhtıra’lar, sanal ve ultra modern darbelerle sarstılar ama yıkamadılar.
Şimdi bize düşen bu son kaleyi her şeyimizle müdâfaa etmek ve uyanık olmaktır. Eğer bize bu devleti yıktırırlarsa maazallâh başka devletimiz olmaz. Unutmayalım bütün mazlum devletler şu anda Türkiye’den medet umuyor.
Sağımız solumuz, kuzeyimiz, güneyimiz hep düşmanla çevrili ve en acısı da modern İttihâdçılar alenî olarak 150 yıllık intikâmın peşinde olduklarını söylüyorlar.
Efendimiz’in müjdesine nâil olan bu milletin kökleri hâlâ sağlamdır.
20. yy’a kadar mâzîsini tartışmayan bu millet artık onda da ayrıştı. Millet ve milliyet kavramı değişti. Dindarlara dinci, mütedeyyinlere (dindarlara) yobaz dendi. Tesettürlü kızlarımıza gerici, câmî cemaatine güdümlü, muhafazakâr kitleye bidon kafalı, Batı karşıtlarına medeniyet düşmanı, gerçek târihi sorgulayanlara bozguncu, hakîkî milliyetçilere faşist, ulusalcılara yurtsever, dînimizi çağa uygulayıp reformize edenlere aydın, Ehl-i sünnet Müslümanlara çöl kânununa inananlar, Las Vegas kumarhâne düşkünlerine realist pragmatist, kısacası İslâm Türk sevdâlısı ümmet tutkunu topluluğa karanlık kuşağı, lâik yığına çağdaş diyenler ayrıştı. Bunlar bir safta diğerleri bir safta...
Hâlâ bir ümit var: Bu milleti böldürmek istemeyenler elleri duâda Hakk’a yalvarıyorlar. Rabb’im milletimizi böldürme. Yüreğimizdeki bu ışığı söndürme. Bölünüp parçalanmamızı bekleyenlere aman verme. Âmin...
Ulubatlı’nın diktiği sancak hâlâ dalgalanıyor, Türk bayrağı hâlâ milletimizi gölgeliyor ve Ayasofya’da “Allâhü ekber” nidâları semâyı çınlatıyorsa bu millet ayaktadır.
Yürekten inanıyor ve diyoruz ki: “Ey Türk Milleti! Üstte gök çökmeden altta yer yarılmadan senin ilini töreni kim bozabilir?”