Osmanlı Askerinin Din, Vatan ve Aile Sevdası

Numan Aydoğan Ünal 27.04.2025 710
O
resim
smanlı İmparatorluğu’nun son demlerinde yaşanan Çanakkale Savaşları’nda bir zafer kazanıldı belki ama 250 binden fazla askerimiz de şehit oldu. Bunların birçoğu Abdülhamid Han devrinde yetişmiş kıymetli genç subay ve yedek subay idiler. Hatta lise talebeleri de harbe gitti. Bu yüzden İstanbul Lisesi ve Anadolu’da bazı liseler, 1914-1915 yıllarında mezun veremedi.
 
Çanakkale’de şehit olan askerlerden geriye yürek burkan mektuplar kaldı. Çanakkale Kara Savaşları’nın 110. yıl dönümünü yakın zamanda anmışken, harplerde yer almış üç Osmanlı subayı olan Gümüşhaneli Üsteğmen Zâhid Efendi, İstanbullu Kolağası (Önyüzbaşı) M. Tevfik ve Niğdeli Muallim Yedek Subay Hasan Ethem’in ailelerine gönderdikleri son mektuplarını okumak bizi tefekküre sevk edecektir.
 
Kısmen sadeleştirerek aşağıda sunduğumuz bu mektuplar dikkatlice incelenirse, edebî kıymetleri de olduğu anlaşılır. Ayrıca şehitlerimizin dinine, vatanına ve ailelerine ne kadar bağlı oldukları görülmektedir. Buradan, Osmanlı Devleti’nin, son zamanlarında bütün savaşlara ve sosyal sıkıntılara rağmen gençlere ciddi bir maneviyat aşılandığı anlaşılmaktadır.
 
Gümüşhaneli Üsteğmen Zâhid Efendi’nin Hanımına Mektubu
 
Refîkam Hanife Hanım’a;

1. İşte bugün seferberlik ilan edildi. Ben mesleğiyle iftihar eden tam bir askerim.

2. Asker olmam sebebiyle bugün sevgili vatanımı müdafaaya gidiyorum. Gidip gelmemek, gelip bıraktıklarımı bulamamak da vâkidir. Bu gibi hâllerin beşeriyette vukuu inkâr olunamaz.

3. Böyle olmakla beraber şu vasiyetnameyi yazmak, hemen öleceğim demek değildir. Bunun için imanımız katidir.

4. Cilve-i Rabbani ve mukeddarat-ı ilahi ben seni, sen beni tanımadığımız bilmediğimiz hâlde uzak bir memleketten bizi birbirimize nasip etti. Allah'ın emrine ve Peygamberimizin kavline uyarak izdivacımız yapıldı. Hayatta olduğum müddetçe geçiminizi temine çalıştım. Fakat bizi toparlayıp bir araya getiren devletimiz ilan-ı harp eder de iftiharla vatan uğruna şehit olursam, tâbi' bulunduğum İslamî hükümlerin gereğini yapmak zaruridir. Böyle bir hâl vukuunda mevcut olan eşya ve gayrimenkulümden mehr-i müecceleni kendi elinizle almanız için seni vekil ediyor ve vazifelendiriyorum. Gayrimenkulüm mehrinize kifayet etmez ise lazım geleni pak ve temiz vicdanınıza havale ederim. Beni borçlu olarak yatırmayacağınıza eminim.
 
5. Diğer harekâtınıza dair bir şey yazmayacağım, şifahen birbirimize verdiğimiz … [sözden] ayrılmayacağınızı ister ve ümit ederim. Bununla beraber ruhuma bir Mevlid-i şerif kıraat etmek hususunu vicdanınıza havale ediyorum. Kendim için başka bir talebim yoktur. Şehitlik bana kâfidir.

6. Altı maddeden ibaret olan bu vasiyetnamemi elinize aldığınız zaman sesli olarak ağlayacak olursanız rızamı kazanmamış olursunuz.

Zevciniz Zâhid
(3 Ağustos 1914)
 
(Bilindiği gibi dinimizde, ölmeden önce vasiyet yazmak vaciptir. Üsteğmen Zâhid Efendi’nin mektubunda geçen “mehr-i müeccel”, erkeğin evlenirken hanımına vermesi gereken altın, mal veya bir menfaattir. Boşanma durumunda erkeğin bunu hanımına ödemesi farzdır. Eğer hanımı bunu hediye ederse, kocası borçtan kurtulur. Burada Üsteğmen Zahid Efendi, mevcut malı mehir borcunu ödemeye yetmezse; hanımından, kalan kısmını kendisine hediye ve helal etmesini nazik bir şekilde talep etmektedir.
 
Beşinci maddede geçen “şifahen birbirimize verdiğimiz… ayrılmayacağınızı ister ve ümid ederim” ifadesinden de hanımı ile birbirini çok sevdikleri; biri ölürse diğerinin evlenmeyeceğine dair aralarında sözleştikleri anlaşılmaktadır.) 
 
İstanbullu Kolağası (Önyüzbaşı) M. Tevfik’in Mektubu
 
Sevgili Babacığım, Vâlideciğim;

Arıburnu’nda ilk girdiğim müthiş muhârebede sağ yanımdan ve pantolonumdan hâin bir İngiliz kurşunu geçti. Hamd olsun kurtuldum. Fakat bundan sonra gireceğim muhârebelerden kurtulacağıma ümidim olmadığından, bir hâtıra olmak üzere şu satırları yazıyorum:

Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun ki, beni bu rütbeye kadar kavuşturdu. Yine mukadderât-ı ilâhîye olarak beni asker yaptı. Siz de ebeveynim olmak dolayısıyla, beni mukaddes dînimize ve vatan ve millete hizmet etmek için ne sûretle yetiştirmek mümkün ise öylece yetiştirdiniz. Sebeb-i feyzim ve hayâtım oldunuz. Cenâb-ı Hakk’a ve sizlere çok teşekkürler ederim. Şimdiye kadar milletin bana verdiği parayı bugün hak etmek zamanıdır. Mukaddes dîni ve vatanî vazifeyi îfâya gayret ediyorum. Şehitlik rütbesine kavuşursam, Cenâb-ı Hakk’ın en sevgili kulu olduğuma kanâat edeceğim. Asker olduğum için, bu her zaman benim için pek yakındır, sevgili babacığım ve vâlideciğim. Göz bebeğim olan zevcem Münevveri ve oğlum Nezîhciğimi evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın, sonra da sizin himâyenize tevdî ediyorum.
 
Onlar hakkında ne mümkünse, lütfen yapınız! Oğlumun talîm ve terbiyesine ve sâlih bir Müslüman olarak yetişmesine siz de refîkamla birlikte lütfen çalışınız. Servetimizin olmadığı malûmdur. Mümkün olandan fazla bir şeyi isteyemem. İstesem de pek beyhûdedir. Refîkama hitâben yazdığım ekteki mektûbu lütfen kendi eline veriniz. Fakat çok müteessir olacaktır. O üzüntüsünü giderecek şekilde veriniz. Ağlayacak, üzülecek tabii, tesellî ediniz. Mukadderât-ı ilâhiye böyle imiş. Talep ve borçlarım hakkında refîkamın mektûbuna ilave ettiğim deftere ehemmiyet veriniz! Münevver’in hâfızasında veyahut kendi defterinde kayıtlı borçlar da doğrudur. Münevver’e yazdığım mektubum daha tafsilatlıdır. Kendisinden sorunuz. Sevgili babacığım ve vâlideciğim! Belki bilmeyerek size karşı birçok kusûrlarda bulunmuşumdur. Beni affediniz! Hakkınızı helâl ediniz! Rûhumu şâd ediniz. İşlerimizin tasfiyesinde refîkama yardımcı olunuz.
 
Sevgili hemşîrem Lutfiyeciğim;

Bilirsiniz ki sizi çok severdim. Sizin için, gücüm yettiği nispette ne yapmak lâzımsa isterdim. Belki size karşı da kusûr etmişimdir. Beni affet, mukadderât-ı ilâhiye böyle imiş. Hakkını helâl et, rûhumu şâd et! Yengeniz Münevver hanımla oğlum Nezîhe sen de yardım et! Hepiniz, her gün beş vakit namaz kılınız! Bir namazı kaçırmamağa çok dikkat ediniz. Rûhuma Fâtiha okuyarak beni sevindiriniz! Sizi de Cenâb-ı Hakkın lütuf ve himâyesine tevdî ediyorum. Ey akraba ve dostlarım, cümlenize elvedâ! Cümleniz hakkınızı helâl ediniz. Benim tarafımdan cümlenize hakkım helâl olsun. Elvedâ, elvedâ! Cümlenizi Cenâb-ı Hakka tevdî ve emânet ediyorum. Ebediyyen Allahü teâlâya ısmarladım. Sevgili babacığım ve vâlideciğim.
 
Oğlunuz M.Tevfik
(18 Mayıs 1915)
 
Niğdeli Muallim Yedek Subay Hasan Ethem’in Mektubu

Valideciğim;
 
Dört asker doğurmakla iftihar eden şanlı Türk annesi! Nasihat veren mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni annemden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları, kendilerine mahsus bir seda ile beni müjdeliyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim çağıl çağıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu... Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi, benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasıyla beni müjdeliyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu. Fakat valideciğim, sen yine müteessir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.

Ezan ve Dua
O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında, çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu. Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil çayırların üzerine diz çöktüm. Bütün dünyanın dağdağa ve debdebelerini unuttum. Ellerimi semaya açtım;

“Ey Ulu Rabbim! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların Hâlikı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur. Ey Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i cemalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!” diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
 
Oğlun Hasan Ethem 
(17 Nisan 1915)

Çanakkale zaferi işte bu ruh, azim ve sevda ile kazanıldı. Çok fazla şehit verildi. Ancak üstün düşman kuvvetleri de karada ve denizde hezimete uğratıldı. Osmanlının bu son zaferi, Türk milleti ve İslam âleminin bir nebze moral bulmasına vesile oldu. Eğer, bugün Müslüman Türk gençliğine okullarımızda manevi şuur verilip vatan sevgisi aşılanırsa çok daha büyük zaferler kazanılır. Zira “Vatan sevgisi imandandır” Peygamber Efendimizin hadis-i şerifidir…




 

İlgili Makaleler

Kültürümüz
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
A
nadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi; Rumeli’nin fethinde Horasan alperenlerinin, dervişlerinin çok mühim bir rolü vardı. Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk idi. 15. asrın sonunda kaleme alınan “Saltuknâme” destanı, onun hayatının mükemmel bir menkıbesidir. “Saltuknâme” üzerinde yurt içi ve yurt dışında araştırma…
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
Kültürümüz
Türkler, Coğrafyada da Öncü İdi
B
üyük milletler büyük insan yetiştirirler. Askerliğin üstadı, ilmin ve sanatın âşığı olan asil ve soylu milletimiz, diğer ilim dallarında olduğu gibi, mekân bilgisi dediğimiz Coğrafya alanında da, milletler arası şöhretler yetiştirmiştir. Bunların başında, Türk coğrafyacılarının pîri diyebileceğimiz Pîrî Reis, Seydi Al…
Kültürümüz
Sarıkamış Cephesinden İki Hatıra
B
irinci Dünya Harbi Sarıkamış cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök’ün hatıralarından iki bölümü aşağıda sunuyoruz: 



Anadolu Kadınının Aşkı ve Cesareti 

… 

Birkaç gün sonra idi ki ileri hareket emri verildi. Bu emir iksir gibi askerler ile subayları etkiledi. Sabırsızlıkla sabahı beklediler. İleri hareketten…
Kültürümüz
Sultan 2.Abdülhamid Han Zamanında Subayların Maaşı
1. Dünya Harbi Doğu cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök, hâtıralarında, Sultan 2. Abdülhamid Han zamanında subaylara verilen maaş ve erzak hakkında da şunları kaydediyor:

****

M
eşrutiyet'ten önce bir yüzbaşı dört altın lira maaş ve dört nefer erzakı alırdı. Ki dört nefer erzakı da aşağı yukarı iki altın…
Kültürümüz
Türklerin Cihan Hakimiyeti Mücadelesi
H
azreti Muhammed'in tebliğleriyle yayılan İslamiyet, dünyaya yeni bir düzen getirdi. Abbasi Devleti kurulduktan sonra Türkler, İslam'ın yeni askerleri oldular. Abbasi Halifesi Mutasım, Türkler için Samarra şehrini inşa ettirdi. Artık Türkler, Ortadoğu'nun önemli aktörleriydiler.

Tarihi Kırılma Noktası

Türklerin Müslüman…
Kültürümüz
Singapur'da Bir Osmanlı Hayranı
S
ibiryalı Türk Seyyah Abdürreşid İbrahim, Asya - Singapur'a yaptığı seyahatlerine dair hâtıralarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 

 --- 

 Burada bulundukça birçok yerlere gittim. Pek çok adamla görüşerek tanıştım. Singapur’da yirmi kadar mescit olup, bunlardan beş büyüğü meşhurdur. Bu mescitlere…
Kültürümüz
Sibiryalı İki Hayırsever
Sibiryalı Türk Seyyah Abdürreşit İbrahim, Asya'da yaptığı seyahatlerine dair intibalarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 


B
en İrkotski’de bulundukça misafiri olduğum dostum Şeyhullah Efendi ve büyük biraderi Zahidullah Efendiler hakkında biraz malumat vereceğim.

Hüda-yi nâbit bu iki kahramanın pederle…
Sibiryalı İki Hayırsever
Kültürümüz
Türk Kanı Çekiyor

Meşhur Türk seyyahı Abdürreşid İbrahim, seyahati esnasında trende karşılaştığı bir Tatar hanımla aralarında geçen konuşmayı şöyle naklediyor:
 
Tomski'den Ayrılış

B
en Tomski’de üç hafta kadar misafir olduktan sonra dostlara veda etmek üzere karar vermiştim. O gün dostum Zâkir Efendi de Omski'ye döneceğinden, Tayga…
Türk Kanı Çekiyor
Kültürümüz
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
S
amimi bir Türk dostu olan Claude Farrére (1876-1957), dünyaca tanınmış Fransız romancı ve hikâyecidir. Hayata deniz subayı olarak başladı ama 1919’da ordudan ayrılıp kendini tamamen edebiyata verdi. Doğu ülkelerine birçok seyahat yapan Farrére, 1902’de ilk defa İstanbul’a geldi. Gördükleri karşısında Türkiye’ye ve…
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
Kültürümüz
İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
B

u yıl İstanbul fethinin 572. yıllını kutladık. İstanbul’un Türkler tarafından fethinin Türk-İslâm ve dünya tarihinde çok mühim yeri vardır. İstanbul 29 Mayıs 1453 günü 53 günlük bir muhasaradan sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildi ve Orta Çağ kapandı.

Venedik devletinde asilzâde bir ailenin oğlu…

İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
Kültürümüz
Türkler ve Devlet
T
ürkler ayak bastığı toprağı geçici emânet olarak değil, aslî mülk olarak görüp orada hemen bir devlet kurmuşlardır. Dünyâ bir zamanlar Türk sancaklarının dalgalandığı büyük bir Turan ülkesiydi. Bu Turan ülkesinde Türkler irili ufaklı devletler dışında 16 büyük devlet kurmuşlardır. 
 
Devlet kurmak zor, büyük olmak daha…
Türkler ve Devlet
Kültürümüz
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı
Ş

unu açıkça belirtelim ki Genç Osmanlı ve Jön Türklerde bile devletin yıkılması söz konusu hiç olmamıştır. Masonik İttihâd ve Terakkî Fırkası ve Siyonist ittifâk Osmanlının yıkılmasını gündeme getirdi. Abdülazîz ve II. Abdülhamîd’de de devletin yıkılacağı endîşesi yoktu. Biz İttihâdcıların basîretsizce ve câhilce I.…
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı