
endisine "Sultan-ı Şuarâ" payesi
verilen. Necib Fazıl bey, o mertebeye Türkçenin Sultânı olduğu için ulaşmıştı.
Ancak, Onun bu sahadaki kudretini anlatabilmek, imkânsızlıktan da ötedir.
Esasen merhumun tefekkür iklimini görebilmek de, Türkçeyi kullanırken
gösterdiği yüksek dehâyı kavramaya, bağlıdır. Nevâyi, Fuzûli ve Şeyh Galib gibi
hem Tasavvuf ummânının derinliklerine dalmış hem de şairliğin zirvesine ulaşmış simalar
da böyledir. Onlar da, Türk Dilini, akıllara durgunluk verecek bir ustalık ve
maharetle kullanmışlardır.
Rahmetli Üstat bu vâdinin
yirminci asırdaki zirvesidir. O, Türkçe'nin kimse tarafından bilinmeyen sihirli
hazinesine, âdetâ, tek başına girmişti. Onun için, her mısra ve cümlesi yepyeni
bir mücevher dizisine benziyordu. Aynı kelimelerle bir başkasının öyle mısralar
söylemesi mümkün değildi.
Fikir ve san'at adamlarının kendi
sahalarındaki mertebeleri, kullandıkları kelimelerin çeşit bakımından zenginliğine
göre tesbit edilir. Necib Fazıl'ın, bu açıdan incelendiği zaman, hakiki bir
dahi olduğu görülmektedir. Çünki, Üstat, seçtiği her kelimeye, hiç kimsenin
tasavvur edemeyeceği manâ, ve nüanslar kazandırmıştır.
Yalnız şu husus iyi bilinmelidir ki, O'nun bu mahareti, «teşbih» ve «mecaz» gibi edebi san'atlara başvuranlarınkinden tamamiyle farklıdır. O, kaidelere bağlı klasik söz san'atları ile süslenmiş sun'i bir üslüba sahib değildi. Şiir ve nesirlerindeki müstesna güzellik, doğrudan doğruya kelimelere verdiği «hüviyet» ile onları istif etmekle gösterdiği dehâdan gelmekteydi.
Bütün mimari eserlerinin esas
malzemesi taş ve mermer olduğu halde, nasıl, Süleymaniye Câmiini yapmak Koca
Sinan'dan başkasına nasib olmamışsa, aynı Türkçe ile Necib Fazıl gibi yazmak ve
konuşmak da, öyle, kimseye nasib olamayacaktır.