Selçuklu’da Tıp ve Şifahaneler

Prof. Dr. Hilmi Demir 17.10.2020 2284
S
resim

on zamanlarda Selçuklu tarihine alakanın artması son derece sevindirici bir gelişmedir. Zira hem Türk tarihi hem de İslam tarihi açısından Selçuklu dönemi oldukça önemlidir. Tarih idrâki savaşlar üzerine kurulu bir toplum için tarihin özellikle sosyal yönü çoğu kez göz ardı edilir. 

Bununla birlikte TRT’de çekilen diziler aracılığıyla, Selçuklu tarihinin yeniden hatırlanması müspet bir gelişme olarak kaydedilmelidir. Buna rağmen tarihi, hâlâ savaş ve at üstünde yiğitlikle anlatma ihtiyacı reyting adına kısmen hoş görülse de Selçuklu’ya karşı büyük bir haksızlık olacaktır. Çünkü Selçuklu tarihi, Türk İslam tarihi açısından ve özellikle de din ve fikir geleneğimiz açısından kurucu bir misyona sahiptir.

Türkler Anadolu’yu yurt edinmişlerse bu durumda kılıçlarının olduğu kadar bu topraklarda kurdukları eğitim müesseselerinin de büyük payı vardır. Türklerin sürekli sert güçle anılması, tarihte üstlendikleri askerî gücün bir sonucudur. Fakat bu resim eksiktir ve resmin büyük kısmını gölgelemektedir. Selçuklu dehasının en önemli yanı, onuncu yüzyıldan sonra Abbasîlerden boşalan merkezi yeniden inşa etme becerileridir. Bu merkez inşasını büyük oranda da yumuşak güç unsurları ile başarmışlardır.

Bâtınîlerin tıp bilgisini insanları ideolojik olarak etkilemek için kullanmalarının önüne geçecek en önemli şey, tıp bilimin batınî bir gücün eseri olmadığını göstermektir. 975’te Fustat’da Fatımilerin inşa ettirdiği hastane ve eczane sayesinde bitkilerin tedavi edici bilgisine sahip olan İsmaili Dȃiler, bu bilgiyi kullanarak insanlara şifa veren olağanüstü güçlerinin olduğuna insanları inandırıyorlardı. 

Şifa, her zaman Bȃtınîliğin insan avı için en uygun zeminini oluşturmuştur. İnsanlar hastalıklarında bütün varlıklarını feda etmeye hazırdırlar. Onları sağlığına kavuşturan bir el, aynı zamanda onun hayatını da değiştirebilir. Farmakoloji konusunda ileri bilgilere sahip olan Bȃtınî Dȃiler, bu bilgileri kullanarak insanları kâinatın gizemli ve sırlı bilgilerine sahip olduklarına inandırmak için kullanıyordu. Özellikle devletin içinde üst görevlerdeki vezirler ve yöneticiler, saraya sızan Bâtınîlerce önce hasta ediliyor sonra da şifa bizde denilerek kalpleri ve güvenlerini kazanıyorlardı…

Türkler bitkilerin şifalı gücünü ve farmakolojiyi Orta Asya’dan biliyorlardı. Orta Asya’da hâkim olan Mecusi ve Mani dinleri hastalık ve şifayı Gnostik bilginin araçları olarak kullanıyorlardı… Müslüman âlimler ise, hastalığı bedenin direnicinin azalması, yediklerimizin bedene zarar vermesi olarak görüyor ve iyileştirilebileceğini savunuyorlardı. Aslında hastalıkların iyileştirilebileceğinin gösterilmesi Gnostik ve Bȃtınî inançlarla mücadelenin bir alanı olarak ortaya çıkıyordu.

Şüphesiz aynı zamanda hastalıklara şifa vermek, Fatımi Devlet ile Selçuklu arasında bir rekabet unsuruydu. Çünkü tebaasını doyuramayan ve tebaasının hastalarına şifa veremeyen devlet, güçsüz kabul ediliyordu. Ve insan gücünün ve nüfusun önemli olduğu, ekonominin tarıma bağlı olduğu bir toplumda bu ikisini sağlayabilen devlete doğru bir insan göçü oluyordu. Bu açıdan Selçuklular, egemenlik kurdukları topraklarda ikinci olarak; hastane, bimaristan ve şifahaneler kurmaya özel önem göstermişlerdir.

Adı geçen Selçuklu hastanelerinde İbn-i Sina, er-Razi, Galen ve Hipokrat’ın eserlerinin yanında el-Cürcânî’nin Zahire-i Harzemşahî isimli “akrabadin”in (basit ve bileşik ilaçların tanımlandığı kitap, kodeks) ders kitabı olarak okutulduğu bilinmektedir. Hangi sınıflarda hangi eserlerin tıp öğrencisine okutulduğuna dair Selçuklu Sultanı Sencer (1117-1157) dönemi hekim ve astronomlarından Türk asıllı Nizâmî-i Arûzî’nin “Çahar Makale” isimli bir eser kalem aldığı kaydedilmektedir.

Selçuklu tabiblerini bize bildiren kaynakların başında İbn Ebu Useybiya (Ibn Abu Usaibia)’nın “Tabakâtü’l-Etibbâ” adlı, doğuda yazılmış, hekimler ve tıp târihinden bahseden eseri gelir.

Selçuklularda bir tıp öğrencisi hekim olabilmek için Tıbba giriş ve organlar, Mizaçlar, Gıdalar ve İlaçlar, Koruyucu Hekimlik, Zinet (Üreme Organları), Seyahat Tedbirleri, Alçı, Yaralar, Kırıklar, İltihaplı Yaralar ve Yanıklar, Zehirlenmeler, Ateşli Hastalıklar… derslerini geçmek zorundaydı. 

1154 yılında ise Selçuklu’nun Halep Atabeyi Nureddin Zengi (1146-1173) Şam’da Nureddin Hastanesini kurdurmuş ve bu kurum üç asır boyunca karşılıksız hasta tedavi etmiş ve ilaç dağıtmıştır. Bu hastanenin diğer hastanelerden farkı, öğrencilere tıp ve eczacılık bilimlerinin okutulacağı bir medrese ve hatta bugünkü anlamıyla bir tıp fakültesi görevini de ifa etmesiydi. 

Burada ayrıca akıl hastalıklarına dair bir birim de bulunuyordu. Tabiplerin toplantılar düzenleyeceği salonları, ders yapılan sınıfları ve tıp ve eczacılık kitaplarının saklandığı iki adet kütüphanesi vardı. Bunun yanında 1108-1122 yılında Mardin ve Silvan’da kurulan hastaneler ve aynı dönemlerde Harput’ta inşa edilen hastane, Anadolu’daki en eski Türk sağlık kurumları olarak kabul edilmektedir. Bu hastaneler arasında Mardin Ekmeleddin Mâristanı dönemin en önemli sağlık kurumu olarak değerlendirilmektedir…

Görüldüğü gibi, Selçuklular çadırda yaşayan, at üstünde uyuyan, ok atan bir topluluk olmanın çok ötesinde Irak, Suriye ve Anadolu’yu eğitim ve sağlık kurumlarıyla inşa eden büyük bir topluluktu. Türkler savaşmayı bildikleri kadar müessese kurmayı ve kanun yapmayı da iyi bildikleri için bu topraklarda bin senedir var olmuşlar. Türkler inşa ettikleri eğitim ağları ve ictimâi müesseseler sayesinde hukuk ve adaleti tesis ederek nüfusun ve refahın çoğalmasını sağlayarak büyük devlet kurmayı başarmışlardır. Anlaşılıyor ki; hukuk, adalet ve sağlık bir toplumun en önemli güç unsurlarıdır. Ve Hanefilik bizi millet yapan ve aynı zamanda Müslüman Türk’ün ruhuna tarihte beden olan önemli bir kimliktir.

İlgili Makaleler

Kültürümüz
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
A
nadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi; Rumeli’nin fethinde Horasan alperenlerinin, dervişlerinin çok mühim bir rolü vardı. Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk idi. 15. asrın sonunda kaleme alınan “Saltuknâme” destanı, onun hayatının mükemmel bir menkıbesidir. “Saltuknâme” üzerinde yurt içi ve yurt dışında araştırma…
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
Kültürümüz
Türkler, Coğrafyada da Öncü İdi
B
üyük milletler büyük insan yetiştirirler. Askerliğin üstadı, ilmin ve sanatın âşığı olan asil ve soylu milletimiz, diğer ilim dallarında olduğu gibi, mekân bilgisi dediğimiz Coğrafya alanında da, milletler arası şöhretler yetiştirmiştir. Bunların başında, Türk coğrafyacılarının pîri diyebileceğimiz Pîrî Reis, Seydi Al…
Kültürümüz
Sarıkamış Cephesinden İki Hatıra
B
irinci Dünya Harbi Sarıkamış cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök’ün hatıralarından iki bölümü aşağıda sunuyoruz: 



Anadolu Kadınının Aşkı ve Cesareti 

… 

Birkaç gün sonra idi ki ileri hareket emri verildi. Bu emir iksir gibi askerler ile subayları etkiledi. Sabırsızlıkla sabahı beklediler. İleri hareketten…
Kültürümüz
Sultan 2.Abdülhamid Han Zamanında Subayların Maaşı
1. Dünya Harbi Doğu cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök, hâtıralarında, Sultan 2. Abdülhamid Han zamanında subaylara verilen maaş ve erzak hakkında da şunları kaydediyor:

****

M
eşrutiyet'ten önce bir yüzbaşı dört altın lira maaş ve dört nefer erzakı alırdı. Ki dört nefer erzakı da aşağı yukarı iki altın…
Kültürümüz
Türklerin Cihan Hakimiyeti Mücadelesi
H
azreti Muhammed'in tebliğleriyle yayılan İslamiyet, dünyaya yeni bir düzen getirdi. Abbasi Devleti kurulduktan sonra Türkler, İslam'ın yeni askerleri oldular. Abbasi Halifesi Mutasım, Türkler için Samarra şehrini inşa ettirdi. Artık Türkler, Ortadoğu'nun önemli aktörleriydiler.

Tarihi Kırılma Noktası

Türklerin Müslüman…
Kültürümüz
Singapur'da Bir Osmanlı Hayranı
S
ibiryalı Türk Seyyah Abdürreşid İbrahim, Asya - Singapur'a yaptığı seyahatlerine dair hâtıralarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 

 --- 

 Burada bulundukça birçok yerlere gittim. Pek çok adamla görüşerek tanıştım. Singapur’da yirmi kadar mescit olup, bunlardan beş büyüğü meşhurdur. Bu mescitlere…
Kültürümüz
Sibiryalı İki Hayırsever
Sibiryalı Türk Seyyah Abdürreşit İbrahim, Asya'da yaptığı seyahatlerine dair intibalarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 


B
en İrkotski’de bulundukça misafiri olduğum dostum Şeyhullah Efendi ve büyük biraderi Zahidullah Efendiler hakkında biraz malumat vereceğim.

Hüda-yi nâbit bu iki kahramanın pederle…
Sibiryalı İki Hayırsever
Kültürümüz
Türk Kanı Çekiyor

Meşhur Türk seyyahı Abdürreşid İbrahim, seyahati esnasında trende karşılaştığı bir Tatar hanımla aralarında geçen konuşmayı şöyle naklediyor:
 
Tomski'den Ayrılış

B
en Tomski’de üç hafta kadar misafir olduktan sonra dostlara veda etmek üzere karar vermiştim. O gün dostum Zâkir Efendi de Omski'ye döneceğinden, Tayga…
Türk Kanı Çekiyor
Kültürümüz
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
S
amimi bir Türk dostu olan Claude Farrére (1876-1957), dünyaca tanınmış Fransız romancı ve hikâyecidir. Hayata deniz subayı olarak başladı ama 1919’da ordudan ayrılıp kendini tamamen edebiyata verdi. Doğu ülkelerine birçok seyahat yapan Farrére, 1902’de ilk defa İstanbul’a geldi. Gördükleri karşısında Türkiye’ye ve…
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
Kültürümüz
İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
B

u yıl İstanbul fethinin 572. yıllını kutladık. İstanbul’un Türkler tarafından fethinin Türk-İslâm ve dünya tarihinde çok mühim yeri vardır. İstanbul 29 Mayıs 1453 günü 53 günlük bir muhasaradan sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildi ve Orta Çağ kapandı.

Venedik devletinde asilzâde bir ailenin oğlu…

İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
Kültürümüz
Türkler ve Devlet
T
ürkler ayak bastığı toprağı geçici emânet olarak değil, aslî mülk olarak görüp orada hemen bir devlet kurmuşlardır. Dünyâ bir zamanlar Türk sancaklarının dalgalandığı büyük bir Turan ülkesiydi. Bu Turan ülkesinde Türkler irili ufaklı devletler dışında 16 büyük devlet kurmuşlardır. 
 
Devlet kurmak zor, büyük olmak daha…
Türkler ve Devlet
Kültürümüz
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı
Ş

unu açıkça belirtelim ki Genç Osmanlı ve Jön Türklerde bile devletin yıkılması söz konusu hiç olmamıştır. Masonik İttihâd ve Terakkî Fırkası ve Siyonist ittifâk Osmanlının yıkılmasını gündeme getirdi. Abdülazîz ve II. Abdülhamîd’de de devletin yıkılacağı endîşesi yoktu. Biz İttihâdcıların basîretsizce ve câhilce I.…
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı