ünyada Osmanlı Diasporası kurmalıyız” dedik. Zira Osmanlı
teb’asından bazısıyla dindaş, bazısıyla soydaş, bazısıyla da kültürdaşız. Ne
onlar, ne de biz istesek de birbirimizden kopamayız. Osmanlı, aynı yer küre
üstünde ve aynı gök kubbe altında 6 buçuk asır bütün bu unsurları adaletle
idare etmiş.Bugün başta Türkler olmak üzere bakıyenin cümlesi, o
günlerin hayret ve hayranlığında. Türkler, Hanedan’ı nâhak yere kovmakla bir
asır çekti. Bazılarının cezası ise ya başlamadı veya bitmedi yahut Yunanlılarda
olduğu gibi yeni başlamakta. Yunanlılar, Osmanlı ana gövdeden ilk kopan
parçadır.
Osmanlı güneşinin doğduğu, Vahiy Medeniyetinin hüküm
sürdüğü, Osmanlı ikliminin yaşandığı topraklara dair nakledeceğimiz bir kaç
misal, dünyada Osmanlı diasporası kurma teklifimizin ne denli doğru olduğunu
izaha yeter. Bir çok kimse benzer hatıralara sahiptir:
-Saddam zamanıydı. Arkadaşım Feramiz Gökdemir’le beraber
Bağdat’a gitmiştik. İdare bize bir araba, bir şoför ve iki de refakatçi verdi.
Önce niye bu kadar fazla insan olduğunun sebebini anlayamadık. Biraz haşır neşir
olunca çözdük. Refakatçilerin biri Arap, biri Kürt, biri Türkmendi. Bizden
başka aynı zamanda birbirlerini takip ediyorlardı. Gezdiğimiz, gördüğümüz
yerlere dair düşüncelerimize şaşırdılar. İkinci gün bize aynen şunu dediler:
“Siz, buraları bizden daha çok seviyorsunuz; işte şoför, nereye isterseniz
gidin, biz ayrılıyoruz!”...
Bakü’deydim. O gece Kadir gecesiydi. Telefonum çaldı.
Türkiye’de bir yerden dâvet ediyorlardı. “Bosna’da Gazi Hüsrev Bey Camiinde
Kadir gecesi idrak edilecek, gelir misin?” Hayır denir miydi? İstanbul’a indim,
uçak değiştirerek Saray Bosna’ya uçtum. Bu şehir, en az Bursa kadar Osmanlıydı.
Sonraki görüşlerimde bu ilk intibam kuvvet kesbetti. Osmanlı sanki gitmemiş
Bosna’ya taşınmıştı. Mosdar Köprüsü ne kadar muhteşemse, Gazi Hüsrev Bey Camii
ve önündeki sebil, çok daha muhteşemdi. Lokum eşliğindeki Türk kahvesi,
unutulmazdı. İnsan, Bosna’da sokakları, çarşıları gezerken bir köşebaşında
arkasında yeniçerileri yanında vezirleriyle Padişah’la karşılaşacağı hissine
kapılmakta.
Kavala’da İmaret’i ziyarete gidiyorduk. İlerde sur dibindeki
dükkânının önünde yaşı 50’yi aşmış bir hanım ayakta duruyordu. Geçerken
merhabamızdan sonra “nerelisiniz?” dedi. “Türküz” deyince, Türkçe olarak “aa,
İstanbul’dan hemşehrilerim gelmiş, bir kahve içirmeden bırakmam!” dedi.
Vaktimiz dardı. Ne kadar direndiysek de bu Osmanlı Rumu hanımı razı edemedik.
Bomontiliymiş. 6-7 Eylül çirkinliğinden sonra İstanbul’u terk zorunda
kalmışlar. Müşterek örfümüze dair hatıralar nakletti ki bugün de aklımızda...
Eşimle birlikte Washington, DC’de Mayc’s mağazasındaydık.
Bana bir pantalon bakıyorduk. Mağaza kalabalıktı. Kıyafetlerle ilgilenirken bir
sese döndük. Yaşlı bir tezgâhtar hanım “Türk müsünüz?” diyordu. “Evet”
karşılığını alınca “gelin, dedi, orası pahalı!” Önümüze düştü; yavaş adımlarla
yürürken bir taraftan da Türkçe konuşuyordu. “İsmim Lüsyen, Sivas Ermenisiyim,
çok oldu buraya geleli. Şimdi 5 torunum var. Kusura bakmayın; konuşmaya
konuşmaya Türkçem zayıfladı.” Halbuki Türkçesi fena sayılmazdı. O gün Lüsyen
hanımın gösterdiği nezaket ve yakınlığı unutmamız mümkün değil...
Daha Kahire’den, Şam’dan, Mekke’den, başka yerlerden çok
hatıralar bulunmakta ama bu naklettiklerimiz bile yetmez mi? Ne dedik? İstesek
de kopamayacağımız gerçekler var. Öyle ise o gerçekleri yaşamamız lâzım.
Bir ırmak, gördüğü rüyayla kendini hatırladı.