OSMANLI BİR ÇİÇEK MEDENİYETİ İDİ

Numan Aydoğan Ünal 26.12.2022 1067
E
resim
rzurum’da Ziraat Fakültesinde okurken, aynı binada olan Edebiyat Fakültesindeki derslere de ara sıra girerdim. Bir gün, bu fakültede ders veren kıymetli edebiyatçılarımızdan, merhum Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan Hoca öğrencilere: “Yeşil renkli çiçek var mıdır?” diye sordu. Herhangi bir cevap veren olmadı.
 Bu defa kendisi; 
“Çocuklar, tabiatta yeşil çiçek yoktur. Allahü teâlâ, arı şaşırmasın, aldanmasın diye yeşil çiçek yaratmadı.” dedi. O günden beri hocanın bu sözünü hiç unutmadım. Meslek icabı gittiğim, ülkemizde ve dünyanın çeşitli yerlerinde; bağlarda, bahçelerde, ovalarda, dağlarda, çöllerde, göllerde hep hocayı hatırlayarak çiçeklerin rengine baktım. Hiçbir yeşil çiçeğe rastlamadım.  “Her şey zıddı ile kâimdir.” bitkilerin yeşil yaprakları, aksamları arasında, çiçekler de yeşil olsaydı, çiçeğin hiçbir cazibesi olmayacaktı.
Merhum Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan Hocanın hatırası, bu makaleyi kaleme almama vesile oldu.
Türk kültür ve medeniyetinde çiçeğin ve çiçekçiliğin çok önemli yeri vardır. Çiçekler bahçelerimizi, evlerimizi süslediği gibi edebiyatımıza, şiirlerimize renk ve şevk katmıştır. Türklerin iki meşhur çiçeği var; “gül” ve “lale”. Halkımız bu çiçeklere adeta âşık olmuşlar; bunlar için şiirler, türküler söylemiş, kitaplar yazmışlardır. “Çiçek gibi temiz; Çiçek gibi güzel; Çiçek gibi kokuyor; Bir çiçekle bahar gelmez; Gülü seven dikenine katlanır; Dikensiz gül olmaz; Çalıda gül bitmez, cahile söz yetmez.” gibi atasözlerimiz vardır.
Son asır mütefekkirlerimizden A. Ragıp Akyavaş diyor ki: 
“Türk çiçeklerden, çiçek Türk’ten hiç ayrılmaz. Mabetlerimiz, evliyalarımızın merkatları, mezar taşlarımız hep çiçeklerle süslenmiştir. Bu, ince bir ruhun ifadesi değil de nedir? Bizi anlamayan veya anlamak istemeyen Avrupalılar, “Türkler, harpten, vuruşup dövüşmekten başka bir şey bilmezler.” derler. Bu bir hezeyandır. Dinî ve millî bir taassupla savrulmuş, iftiradan başka bir şey değildir. Ruhumuzun derinliklerine inebilmiş olsalardı böyle söylemezlerdi. Bizi olduğumuz gibi bilmediler. Şöyle bir zahmet edip kütüphanelerimizi ve mesela Süleymaniye ve Fatih’teki Ali Emirî Efendi kütüphaneleri ziyaret etselerdi çiçek üzerine nice yazma eserler görürlerdi. Milletimiz bir çiçek zevki, bir çiçek tarihi meydana getirmiştir. Şiirlerimizde, edebiyatımızda, çiçek kokusu bulunur.
Osmanlı devleti bina mimarisinde zirvede olduğu gibi peyzaj, bahçe mimarisinde de dünyada önderdi. Sarayların bahçelerine “Has Bahçe”, yani padişahın bahçesi denilirdi. Diğer bütün bahçeler de imkân nispetinde bu bahçelere bakarak düzenlenirdi. Devletin âlim ve evliyaları da çiçekle meşgul olmuşlar, adeta bir çiçek yetiştirme yarışına girmişlerdi. Osmanlı Devleti’nde çiçekçilikle ilgili pek çok kıymetli yazma eser kütüphanemizde bulunmaktadır. Bu kitaplarda çiçek yetiştiriciliği ve çiçeklerin özellikleri hakkında günümüz botanik kitaplarında bulunmayan bilgi ve belgeler vardır.

Çiçek güzellik yarışması
 Günümüzde kedi - köpek güzellik yarışması yapılmaktadır. Osmanlı zamanında da çiçek güzellik yarışması yapılırdı.
 Prof. Dr. Nurhan Atasoy diyor ki:
“Farklı kültürden insanlar bir araya gelip adeta bir meclis kuruyorlar ve herkes kendisinin yetiştirdiği en güzel çiçeği getirip gösteriyor. Sonra da o çiçeğin niye güzel olduğu tartışılıyor; kimi sapı güzel, kimi çiçeği güzel, kimi yaprağı güzel diyor. Bütün bunlar uzun uzun konuşuluyor, ardından çiçeğe bir isim veriliyor. Bunlar genellikle çok şairane isimler oluyor ve o cins çiçek, artık o isimle anılıyor. Mesela Ebussuud Efendi’nin elde ettiği ilk lale çeşidine “Nûr-i Adn”, yani “Cennet Nuru” ismi veriliyor. Bizim müthiş zengin bir çiçek kültürümüz var.”

Şükûfenâmeler
Osmanlı devrinde başta gül ve lale olmak üzere çiçekler hakkında pek çok kitap yazılmıştır. Bu kitaplara “Şükûfenâme” denilmektedir. Bunlara birkaç örnek verelim: Sultan 3. Ahmet zamanında yazılan “Defter-i Lâlezar-ı İstanbul” adlı kitapta binlerce lalenin ismi, yetiştiricileri ve özellikleri çok teferruatlı olarak anlatılmaktadır. “Ferahengiz” adlı çiçek kitabında Sultan 1. Mahmut Han’ın da bu sanatla ilgilendiği, pek çok laleye isim verdiği kaydedilmektedir.
Şehremini camii imam-hatibi Ubeydullah Efendi “Netâyicü'l-Ezhâr” kitabında Sultan İbrahim Han tarafından 1641 yılında Sarı Abdullah Efendi’ye “Şükûfebaşıcılık”, yani “Çiçek Yetiştiricilik Şeyhi” beratı verildiği yazılıdır. Bu eserde, çiçek yetiştiren 202 kimse hakkında geniş bilgi vardır. Yazar, çiçeklerin isimlerini Elif-ba sırasına göre kaydetmiştir. (Prof. Dr. M. Ali Akbay)
Şimdi milletimizin adeta bir sembolü haline gelmiş olan “gül”den bahsedelim:
“Gül”ün Türk-İslam kültüründe çok önemli yeri vardır. Dünyada hiçbir millet Türkler kadar gül ile ilgili şiirler yazmamıştır. Âlim ve evliyalar da şiirlerinde güle yer vermişlerdir. Peygamber efendimizin terinin gül gibi koktuğu kitaplarda yazılıdır. Gül koklanınca ve ellere gül suyu dökülünce peygamberimiz hatırlanır ve salavat getirilir.
Nitekim Yunus Emre bir şiirinde:
“Sordum sarı çiçeğe
Gül sizin neniz olur?
Çiçek eydür ey derviş 
Gül Muhammed’in teridür.” demektedir.

Mevlâna Celaleddin-i Rumi Hazretleri de “Mesnevi”sinde diyor ki:
“Önemli olan gül tabiatlı olabilmektir. Yani bu dünya bahçesinde dikenleri görüp, onlardan incinip dikenleşmek değil, araya kış gibi çileler girse bile onları bahar iklimi ile kucaklamak, bütün âleme gül olabilmektir. Gül, o güzel kokuyu, diken ile hoş geçindiği için kazandı.”
Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri ise gül ve gülümsemeyi şöyle dile getiriyor:
“Gül, ağlama gül bize.
Ele diken, gül bize.
Gül olanın yüzünde
Gül açılır, gül bize…” 

Bütün Türk Dünyasında güle olan sevgiden dolayı çocuklara gül ile başlayan, gül ile biten pek çok isim verilmektedir: Gülay, Gülayşe, Gülzâde Gülbahar, Gülben, Gülcan, Gülizar, Gülsüm, Gülşen, Güldâne, Ayşegül, Lalegül, Nurgül, Meralgül, Nazlıgül… 
Sanat tarihçisi Prof. Dr. Gül İrepoğlu, gül hakkında şunları kaydediyor:
“Gül ile İstanbul ayrılamaz. İstanbul şiirlerinde de her zaman gül vardır, edebiyatta da hep gül vardır. Pek çok sanat dalında gül vardır. Topkapı Sarayı’nın hemen altında Gülhane bahçesi var. Gülhane bahçesi, sarayın gül ihtiyacını karşılamak için yapılmış bir bahçe. O yetmemiş, Edirne’de de bir Gülhane yapılmış. O kadar çok gül tüketiliyor sarayda… 
Gülün şöyle bir özelliği de var; gül yalnızca bir süs çiçeği değil aynı zamanda yenilen, içilen bir çiçek. Gül suyu, gül yağı, gül şerbeti, gül reçeli şeklinde… Bir de gül, şifalı bitki. Baş ağrısından ruhî bunalıma kadar iyi gelen bir çiçek. Onun için gülü de bu kültürün bir parçası olarak görmeliyiz.”
Evliya Çelebi de diyor ki; “Edirne’deki 3 Şerefeli Cami’nin etrafı adeta bir çiçek deryası gibidir. Buradan toplanan çiçekler demetler haline getirilerek namaz safları arasına konuluyor.”
Millî şairlerimizden Osman Yüksel Serdengeçti, Rumeli ve Balkanların hasretini dile getirirken şöyle diyor:
“Açmaz olmuş Kızanlık’ın gülleri, 
Biz neyledik o koskoca elleri?”
“Kızanlık”, Bulgaristan’da kalan, gül bahçeleriyle meşhur bir Türk şehridir.

“Lale”ye Gelince…
Osmanlı Tarihinde bir devre ve İstanbul’da da bir semte ismini veren lale de Türk kültürümüzün ayrılmaz bir parçasıdır. Bütün Şükûfenâmelerde lalenin çeşitleri, yetiştirilmesi hakkında geniş bilgi bulunmaktadır. 
Lalenin ana vatanı Orta Asya’dır. Buradan Türklerle beraber Anadolu’ya geldi. İstanbul’da ise ilk defa, şeyhülislam Ebussuud Efendi tarafından Bolu’dan gelen bir lale soğanının yetiştirilmesiyle başladı. 
Üsküdar’daki büyük İslam âlim ve evliyası Aziz Mahmut Hüdai hazretlerinin de laleye çok önem verdiği; yetiştirdiği, teşvik ettiği şükûfenâmede yazılıdır.
Lale hakkında da önemli araştırmalar yapan Prof. Dr. Gül İrepoğlu diyor ki: “Bizans’ın sanat eserlerinin hiçbirinde lale motifi yok. Bizans devrinde lale bilinmiyor; ama Anadolu Selçukluları laleyi kendi sanat eserlerinde kullanmışlar. Selçukluların harikulade çinilerinde, lale motifleri bulunmaktadır. Kubadabad Sarayındaki çinilerinde mükemmel sivri uçlu lale motifleri vardır. Osmanlı devrinde: İznik’teki sanat eserlerinde, İstanbul Rüstem Paşa Camiinde, Sultan Ahmet Camiinde, Topkapı Sarayı hareminde, Sultan 3. Ahmet Çeşmesi, Hürrem Sultan türbesinde ve pek çok mezar taşlarında mükemmel, zarif, estetik lale motifleri vardır. Edirne Selimiye camilerindeki lalelerin güzelliği de insana heyecan verir.”
Prof. Dr. Gül İrepoğlu şöyle devam ediyor:
“Lalenin tasavvufta ve edebiyatımızda da çok önemli bir yeri vardır. “Lale”nin yazılışındaki harfler ile “Allah” lafzının yazılışındaki harflerin aynı olması muhakkak ki laleye verilen kıymeti arttırmıştır. Tek bir sap üzerinde, tek bir çiçek açıyor. Bu da Allah’ın birliği ile özdeşleştiriliyor... Lalenin, Fuzuli ve Bâki’nin şiirlerinden günümüz şiirlerine kadar çok sevilerek adı geçmektedir.”
Osmanlı devrinde lale ile ilgili şiirler bestelenmiş, okullarda öğrencilere okutturulmuştur; mesela bunlardan biri;

Bir çiçeğim, adım lâle
Gül menekşe, bana hâle
Bahçelerin melîkesi
Çıldırtırım ben herkesi.

Sarı, mor, al, beyaz, pembe,
Bulursun her rengi bende
İnce ruhlu eski Türk’ler
Sümbülden çok beni sever.

Halifeler ellerinde 
İhtişamla taşırlardı
Sultanların bellerinde
Lâlelerden kemer vardı.

Renklerine bakarlardı,
Birçok isim takarlardı
Sim endamlı dûşîzeler
Şah Bânular neler neler…








İlgili Makaleler

Kültürümüz
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
A
nadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi; Rumeli’nin fethinde Horasan alperenlerinin, dervişlerinin çok mühim bir rolü vardı. Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk idi. 15. asrın sonunda kaleme alınan “Saltuknâme” destanı, onun hayatının mükemmel bir menkıbesidir. “Saltuknâme” üzerinde yurt içi ve yurt dışında araştırma…
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
Kültürümüz
Türkler, Coğrafyada da Öncü İdi
B
üyük milletler büyük insan yetiştirirler. Askerliğin üstadı, ilmin ve sanatın âşığı olan asil ve soylu milletimiz, diğer ilim dallarında olduğu gibi, mekân bilgisi dediğimiz Coğrafya alanında da, milletler arası şöhretler yetiştirmiştir. Bunların başında, Türk coğrafyacılarının pîri diyebileceğimiz Pîrî Reis, Seydi Al…
Kültürümüz
Sarıkamış Cephesinden İki Hatıra
B
irinci Dünya Harbi Sarıkamış cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök’ün hatıralarından iki bölümü aşağıda sunuyoruz: 



Anadolu Kadınının Aşkı ve Cesareti 

… 

Birkaç gün sonra idi ki ileri hareket emri verildi. Bu emir iksir gibi askerler ile subayları etkiledi. Sabırsızlıkla sabahı beklediler. İleri hareketten…
Kültürümüz
Sultan 2.Abdülhamid Han Zamanında Subayların Maaşı
1. Dünya Harbi Doğu cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök, hâtıralarında, Sultan 2. Abdülhamid Han zamanında subaylara verilen maaş ve erzak hakkında da şunları kaydediyor:

****

M
eşrutiyet'ten önce bir yüzbaşı dört altın lira maaş ve dört nefer erzakı alırdı. Ki dört nefer erzakı da aşağı yukarı iki altın…
Kültürümüz
Türklerin Cihan Hakimiyeti Mücadelesi
H
azreti Muhammed'in tebliğleriyle yayılan İslamiyet, dünyaya yeni bir düzen getirdi. Abbasi Devleti kurulduktan sonra Türkler, İslam'ın yeni askerleri oldular. Abbasi Halifesi Mutasım, Türkler için Samarra şehrini inşa ettirdi. Artık Türkler, Ortadoğu'nun önemli aktörleriydiler.

Tarihi Kırılma Noktası

Türklerin Müslüman…
Kültürümüz
Singapur'da Bir Osmanlı Hayranı
S
ibiryalı Türk Seyyah Abdürreşid İbrahim, Asya - Singapur'a yaptığı seyahatlerine dair hâtıralarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 

 --- 

 Burada bulundukça birçok yerlere gittim. Pek çok adamla görüşerek tanıştım. Singapur’da yirmi kadar mescit olup, bunlardan beş büyüğü meşhurdur. Bu mescitlere…
Kültürümüz
Sibiryalı İki Hayırsever
Sibiryalı Türk Seyyah Abdürreşit İbrahim, Asya'da yaptığı seyahatlerine dair intibalarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 


B
en İrkotski’de bulundukça misafiri olduğum dostum Şeyhullah Efendi ve büyük biraderi Zahidullah Efendiler hakkında biraz malumat vereceğim.

Hüda-yi nâbit bu iki kahramanın pederle…
Sibiryalı İki Hayırsever
Kültürümüz
Türk Kanı Çekiyor

Meşhur Türk seyyahı Abdürreşid İbrahim, seyahati esnasında trende karşılaştığı bir Tatar hanımla aralarında geçen konuşmayı şöyle naklediyor:
 
Tomski'den Ayrılış

B
en Tomski’de üç hafta kadar misafir olduktan sonra dostlara veda etmek üzere karar vermiştim. O gün dostum Zâkir Efendi de Omski'ye döneceğinden, Tayga…
Türk Kanı Çekiyor
Kültürümüz
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
S
amimi bir Türk dostu olan Claude Farrére (1876-1957), dünyaca tanınmış Fransız romancı ve hikâyecidir. Hayata deniz subayı olarak başladı ama 1919’da ordudan ayrılıp kendini tamamen edebiyata verdi. Doğu ülkelerine birçok seyahat yapan Farrére, 1902’de ilk defa İstanbul’a geldi. Gördükleri karşısında Türkiye’ye ve…
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
Kültürümüz
İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
B

u yıl İstanbul fethinin 572. yıllını kutladık. İstanbul’un Türkler tarafından fethinin Türk-İslâm ve dünya tarihinde çok mühim yeri vardır. İstanbul 29 Mayıs 1453 günü 53 günlük bir muhasaradan sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildi ve Orta Çağ kapandı.

Venedik devletinde asilzâde bir ailenin oğlu…

İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
Kültürümüz
Türkler ve Devlet
T
ürkler ayak bastığı toprağı geçici emânet olarak değil, aslî mülk olarak görüp orada hemen bir devlet kurmuşlardır. Dünyâ bir zamanlar Türk sancaklarının dalgalandığı büyük bir Turan ülkesiydi. Bu Turan ülkesinde Türkler irili ufaklı devletler dışında 16 büyük devlet kurmuşlardır. 
 
Devlet kurmak zor, büyük olmak daha…
Türkler ve Devlet
Kültürümüz
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı
Ş

unu açıkça belirtelim ki Genç Osmanlı ve Jön Türklerde bile devletin yıkılması söz konusu hiç olmamıştır. Masonik İttihâd ve Terakkî Fırkası ve Siyonist ittifâk Osmanlının yıkılmasını gündeme getirdi. Abdülazîz ve II. Abdülhamîd’de de devletin yıkılacağı endîşesi yoktu. Biz İttihâdcıların basîretsizce ve câhilce I.…
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı