
itapta öyle bir sahne vardır ki, ne benim, ne de okuyanların, hayatımız boyunca unutmamız mümkün değildir. Mehmedcik, her şey’ini kaybetmiştir ama haysiyet ve şerefini, gururunu aslâ!
İşte o sahne:
Bir Bulgar yüzbaşısı anlatıyor:
“Ben, iki yüz elli neferden ibaret olan bölüğümle, ileri
hatta Şark Cebhesi’nde siperlere doğru ta’arruz ediyordum. Çokça telefat
verdim. Rediflerin siperleri diğer askerlerimiz tarafından zapt edilmişti.
Benim ise, karşımda nizamiye bulunuyor ve sebat ediyordu. Nihâyet yan ateşine
ma’ruz kalan nizâmiye efrâdınız da siperleri terkle geriye gitmeğe başladılar.
Fakat, birkaç kişi siperlerden çekilmiyor ve olanca
şiddetiyle bize ateş ediyordu. Bunlardan birisi, şiddetli ateş neticesiyle
siperin içinde doğruldu. İki eliyle tüfengini kaldırdı ve üzerimize doğru
fırlattı, attı. Biz ilerliyorduk. Silâh sesleri azaldı ve bir zaman sonra
kesildi.
Siperlere askerlerimle girdim. Bütün kıt’ânız geriye
çekildiği hâlde, bize bu âna kadar ateş açan acabâ kimdir, dedim ve anlamak
merâkı ile vefat edenlerin yanına gittim. Gerçi birçokları ölmüştü. Fakat bize
ateş edenlerin dört nefer olduğunu ve bunlardan üç neferin henüz vefat ettiğini,
birisinin ise boğazından ve elinden mecruh(yaralı) düştüğünü gördüm. Yarasının
sarılması için sıhhiye neferine emir verdim. Bu Osmanlı askeri gözlerini açtı
ve dedi:
– Siz kimsiniz?
– Bulgarız.
Bu sözü işitince, eliyle bizim
mu’âvenetimizi (yardımımızı)reddetdi. Gözlerini kapadı. Bir sâniye sonra:
– Suyunuz yok mu? Su isterim.
Dedi.
Matarayı verirken “Bu ne suyudur?” diye sordu. Tunca suyu olduğunu söyledik. Eliyle tekrar matarayı iterek,
beraberce öldüğü arkadaşlarını gözleriyle işaret ederek:
– Biz Anadolu suyu isteriz!!..
Dedi ve ebediyen gözlerini
kapadı.’’
Düşünebiliyor musunuz; İnsanoğlu,
yaralı olarak, ölüm hâlinde iken, ölüm harâreti ile bir yudum suya karşı
dayanılmaz, önüne geçilmez bir arzu duyarmış ve o bir yudum suyu içer içmez de
can verirmiş ama son arzusuna kavuşmuş olarak… Şânı yüce mehmedcik, o korkunç
arzuya rağmen, düşmanın uzattığı bir yudum suyu reddediyor ve son arzusuna
kavuşamadan ebediyen gözlerini kapatıyor…
Bu asil duygu karşısında
eğilmeyecek bir baş var mıdır dünyada, bilemiyorum.
Evet, bu savaşın sonunda çok
şey’imizi kaybettik. Beş yüz yıllık yurdumuzu, Rumeli’yi kaybettik. Yüz
binlerce insanımız, düşman çizmesi altında yaşamamak için, evini-barkını,
yerini-yurdunu terkedip, muhâcir olarak yollara döküldüler.
Bir yandan kar, tipi, soğuk...
bir yandan açlık ve yokluk.. bir yandan düşman saldırısı… Yaşlılar, sakatlar,
hastalar arabalarda.. kocaları şehit veya cephede savaşta, genç gelinler,
bebeleri sırtlarında, o amansız çamur deryası yollarda yalın ayak, başı kabak…
Peki, malını-mülkünü, varını-yoğunu, her şey’ini, en küçük bir tereddüt
göstermeden, bir kalemde silip beş yüz yıllık vatanlarını terkederek, sonu
belirsiz bir ölüm yolculuğuna niçin çıktılar?
Hiç şüpheniz olmasın ki, sadece
ırz ve namuslarını korumak, düşman hâkimiyetinde değil, başı dik yaşamak için…
Halbuki kimse onları zorlamamıştı. Nitekim bir kısmı kaldılar da. Peki,
bunların âkibetleri ne oldu? Bir kısmı yollarda düşman saldırısıyla yok
edildiler, bir kısmı da açlıktan, yokluktan, soğuktan, hastalıktan… kırıldılar…
Sağ-sâğlim ana vatana gelenlerin sonu da pek parlak olmadı. Çok az âile bunlara kucak açıp, lokmasını paylaştı. Devlet tarafından yer gösterilip yerleştirilenler de oldu; kümes, kulübe bulup başını sokanlar da oldu; câmi avlularında, duvar diplerinde dilenci durumuna düşenler de… Ma’alesef, Medîneliler’in Peygamberimiz ve beraberindekilere gösterdikleri hüsn-i kabulü biz bunlara gösteremedik.