İ
slâmiyetle Türkler şu gerçeği irdak etti: Hem cihâd (savaş) hem ticâret hem de îmar. Yâni Türkler büyük devlet olmanın sırrını keşfettiler. Türkler Hunlarla, Göktürklerle ve Uygurlarla büyük devlet değiller miydi? Elbette onlar da büyük hem çok büyük devletlerdi ama sosyal gerçekler onların parantezinde bir devlet statüsünde büyütüyordu. Bilhassa Selçuklu ve Osmanlı sahradan beldeye (kırsaldan şehre) geçince cihan hâkimiyetine ulaştılar. Neydi bu şifre? “Ta’mîr-i bilâd, terfih-i ‘ibâd” (Şehirlerin îmârı, halkın refâhı)
Bununla birlikte yürüyen bir de misyonları vardı: Cihâd! Bu tam bir itici güçtü. İlâhî da’veti ve adâleti bütün cihâna yaymak… Bu aksiyonla birlikte Hristiyân ülkeler İslâm’ın eline geçince yollar, köprüler, aş evleri, hamamlar vb. sosyal yapılar devreye giriyor ve görmedikleri ve yaşamadıkları konforu Osmanlı ile görüyorlardı. Dinlerine, inançlarına ve törelerine karışılmıyor, yıkılmış veyâ tamir edilemeyen kiliseleri için bile devletten yardım alıyorlardı. Bu davranışlar ise onları İslâm’a yaklaştırıyordu.
İç Doğu Avrupa’daki Müslüman topluluklar böyle meydana geldi. Bosna, Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan İslam cemaatleri bunların delîlidir. Cengiz’in, Büyük İskender’in, Hülâgû’nun, Atillâ’nın imparatorlukları neden bu yüceliğini koruyamayıp yıkıldı da Osmanlı niye bu kadar büyüdü? Ve yine Osmanlı neden yıkıldı?
Onların yıkılmaları, devlet kalamamaları misyon yokluğundandır. Şimdi hemen akla şu soru geliyor: Bu istifham daha ziyâde Osmanlıyı tanıyamayan veyâ ona düşman olanlardan kaynaklanıyor. Osmanlı yıkılmadı, yıktırıldı. Hem de sâdece dış düşmanları ile değil, Genç Osmanlı, Jön Türk ve bilhassa da İttihatçılar eliyle devlet, bu ihâneti yaşadı.
Çadırdan Süleymâniye ihtişâmına, Yörük dilinden muhteşem Osmanlı-Türkçesi mükemmeliyetine, koşma, güzelleme ve koçaklamalardan armonisi ile şaşırtıcı bir geometriye sâhip olan muhteşem dîvân edebiyâtına, dombralı, kopuzlu, ıklığlı bozkır terennümünden, nevâ-kârlara, sûz-i dilârâlara, sallardan muazzam donanmalara, toylardan Kubbealtı dîvânlarına, hep bu Osmanlı denilen göz alan devlet ulaştı.
İşte bunlar sosyal gerçekçilikti. Orta Asya’nın bağrından yanardağ gibi fışkıran, kurduğu mükemmel devletleri ile, dili ile, folkloru ile bu milletin her şeyi ile hep gurur duyduk. Büyük devlet biraz da aristokrasi ister ama bu Avrupa’nın ayrıştıran ve sınıf farkına dayalı bölünmüşlükten kaynaklanan aristokrasi değil, Osmanlının soy asâletinden gelen bir ayrıcalıktı.
Hânedan, kendisiyle gelişen ve binlerce yılın birikimi olan bir kültür ister. İşte Osmanlıya bu gözle bakmayanlar bu gerçeği hiç anlayamayacaklardır. Bu ihtişâm 1699’a kadar hep zirvede kaldı. Bundan sonra psikolojik yıkımlarla, iniş ve çıkışlar başladı. Ama Osmanlı yine Osmanlıydı. Kilometrekarelerce arâzî yine onlarındı. Yine düşmanları dört koldan ve ittifak hâlinde saldırıyorlardı. Bu da şerefimizin bir parçasıydı. Zîrâ arkasından on it ürümeyen kurda kurt denmezdi.