Ruslar’ın I. Cihan Savaşı’nda Erzurum’u işgal ettiklerinde eşraftan
Hacı Faruk Efendi yaşadıklarını şöyle anlatıyor:
Düşüş arifesi ve şehrin düşüşü
[16 Şubat 1916]
enab-ı Hak Hazretleri inayet
buyurursa memleketimiz olan Erzurum' un Rus istilâsında göreceği hakaret ve
felaketleri günü gününe arz etmeye çalışacağım. Şöyle ki, şu kara günlerden aydınlığa
çıkacağımız tarihe kadar, yani Türk ordusunun teşrifine kadar, aman Ya Rab, bir
düşman mermisi isabet edeydi de, bu kara günleri görmez olaydım.
Çünkü düşmanın uğursuz ayakları
altında kalan vatanımıza öyle bir hal oldu ki, bir taraftan ordumuzun geri
çekilmesi, bir taraftan silah ve mühimmatın düşmana terk edilmesi, çekilme
emrini alan kumandanların ağlayıp sızlaması, taşıma araçlarının noksanlığından
götürülemeyen topların iniltisi, bizi düşmana terk ederek nereye gidiyorsunuz,
diye kendi lisanlarıyla boyunlarını eğerek nidâ eden dağların mahzunluğu,
mazlümiyetin sızıltısı, çoluk çocuğun feryadını, ne kadar kâtip olsa, yazsalar
yine aciz kalırlar.
Hele 293 [1877] Osmanlı-Rus
Savaşı'nda, aziz canlarını feda edinceye kadar gayret edip de düşmanın kirli
ayaklarını vatana bırakmayan Erzurum şehitleri, kabirlerinden güya kalkıp da
yaşadıkları günleri düşünerek ve vatanın bugünkü haline bakarak, bütün
ruhaniyetiyle feryat etmekteydiler.
Etmezler mi? Vatana düşman
giriyor... Uğrunda canlarını feda ettikleri o sevgili anaları, cennet bahçesi
olan kabirleri, can düşmanın kirli ayakları altında çiğneniyor. Ya Rabbi, bu
zalim, gaddar ve din, ırz ve can düşmanı olan vahşi Ruslardan bizi kurtar!
Kara günler, kara yazılar diyerek
ad verip yazmaya başladığım hatırat değil, çektiğimiz acıları, yaşadığımız elem
ve kederleri, başımıza gelen felaketleri kaydetmektir. İnşaallah yakında,
Osmanlı ordusuyla görüşeceğiz. Ordumuz, şanlı yürüyüşüyle şehrimize şeref
verecek ve vatanımızı bu din düşmanından kurtaracaktır. Buna kesinlikle inandığım
ve bu ordunun mensubu olduğum için bu satırları yazıyorum.
Çünkü vatanın boynu bükük, kolu
kanadı kırık, her an bir türlü ölüme mahkûm...
Ya Rabbi, dinimize ve hükümetimize
gönülden bağlı olan biz Müslümanlara, Osmanlı ordusunun teşrifini göster; sonra
ruhumuzu kabzettir.
Şehr-i Erzurum'a 1331 senesi 2
Şubat günü [15 Şubat 1916], kapkara bir gün doğdu. İşte kara gün, kara yazı
dediğim bu kayıtları, şu tarzda yazacağım. Felâketin çeşitleri, şahit olduğum olaylar,
seçilen hainler ve çaresiz Müslümanlara yapılan zulümler, eziyetler, yağmalar,
sapıklıklar, sırasıyla yazılacaktır.
Evet, 1331 senesinin 2 Şubat [15
Şubat 1916] günü bir kara gündü. Belki kıyametin ilk kademesiydi. Osmanlı
ordusu çekiliyor; Erzurum, din düşmanları tarafından istilâ olunacak. Müslüman
ahalinin yüzlerine topraklar saçılmış, güya mezardan çıkmış, kıyametin
kopmasını bekliyorlar. Şehrin içinde ve kenar köşesinde, her tarafta ağlama,
inleme...
Hele sahipsiz ve mecalsiz
aileler, çaresiz yoksullar, bütün bütüne boyunları bükülmüş, elleri
koyunlarında, ciğerleri dağlı, gözleri yaşlı...
Bir taraftan bozulmuş ordunun
döküntüleri geçiyor. Kimisi ailesini terk ederken kimi evlâdını uğurluyor, kimi
vatana veda ediyor. Kimi mal ve mülkünü döküp kaçmağa hazırlanmış vaziyette
duruyor.
Bir taraftan resmi binalar ateşe
veriliyor ve yağma ediliyor; dükkânlar, mağazalar kırılıyor. Memleket
savunmasız bir halde; halkın mal ve eşyası gözünün önünde yağmalanıyor, asla
kimse sahip çıkamıyor. Zira şehre girecek mel'ûn düşmanın katliam edeceği
korkusuyla herkes, ölüme hazır bir halde duruyor.
Bir gün ve gecesi bu suretle
geçip Şubatın üçüncü günü [16 Şubat], sabahın erken saatlerinde ahali,
Valiliğin emri ve tembihi üzerine Amerikan Konsolosluğu önünde toplandı.
Milletvekili ve ileri gelenler, din adamları ve muhtarlar ve sairden meydana
gelen bir karşılama heyeti, aman dilemek için, tuz ekmek ve beyaz bayraklarla,
bahsedilen Amerikan Konsolosu ile birlikte Kars Kapısı dışına çıkılıp düşmanın
gelmesini bekliyorlardı.
Anlatmaya çalıştığım bu uğursuz
günün sabahı, erken saatlerde, bu din düşmanı Rus' un keşif atlısı görünmeye
başladı. Sözünü ettiğim keşif kolu, tam kapıda toplanan karşılama heyetinin
huzuruna gelerek “Urra!” diye
bağırdı.
Sonra kumandanları bulunan subay
atından inerek tuz ve ekmekten birer miktar alıp yedi. Rusça bir iki söz
söyleyip atına bindi. Hemen kapıdan içeri girerek Osmanlı askeriyesinin
koğuşlarda saklanan asker döküntülerini toplamaya başladılar. Toplanan asker kalıntılarını
önlerine katarak süvari ve topçu kışlalarına götürdüler.
Osmanlıların Önüne Geçemezsiniz…
Onu müteakip Kafkas Başkumandanı
Nikola Nikolaviç, Birinci Kolordu Kumandanı kapıya geldiler. Bunları karşılayan kalabalık, sıra üzere
dizilmiş bir hâlde durmakta ve hepsi can korusundan başlarını eğmekteydiler.
Yahudiler, Osmanlıların üst tarafında saf tutmuşlardı. Bu hâl, kumandanların
önünde gelen ve kumandan yaveri bulunan subayın dikkatini çekmişti. Hemen
Yahudileri Osmanlıların aşağısına ittirdi. Arkasından da birkaç söz söyledi. Yahudilere
şunları söylediği anlaşıldı: "Osmanlılar,
o kadar aşağı düşmemiştir ki, siz onların önüne geçesiniz!"
Bu zat, Kazak albayı olduğu gibi,
kendisi Müslüman Tatar Türklerindenmiş.
Kumandanların fayton ve
otomobilleri durdu. Onlar da inerek tuz ve ekmekten bir miktar alıp yediler.
Tekrar binerek hareket ettiler ve kapıdan şehre girdiler.
Müteakiben asker gelmeye başladı.
Ve kapının iç tarafında askerleri beklemekte olan kumandanlar, Amerikan
konsolosuyla bir hayli konuşarak tercümanlar vasıtasıyla ahaliye memnuniyetlerini
bildirdiler ve herkesin emniyette olduğunu ifade ettiler. Artık ahalinin
dönmesi ve herkesin evine gidip rahat etmesi için emir verildi.
Rus askerleri, "Urra!" sadasıyla şehre
girmeye ve sokaklara, mahallelere dağılmaya; camilere boş buldukları evlere ve
hatta bütün konaklara sokulmaya başladılar. Hele Gümrük, Kavak, Veyis Efendi,
Taş Mescit, Kadana, Yeğen Ağa, Köse Ömer Ağa, Şeyhler mahalleleri, hınca hınç
askerle doldu.
Bu kara günün akşamı başladı.
Şöyle ki, camilerin mefruşatı ve
fırsat buldukları evlerine eşyasıyla hayvanları yağma edildi.
Bu uğursuz günden üç gün evvel,
biz üç kardeş de askerdeydik. 65 yaşında ve felçli annemiz, Erzurum'a üç saatlik
bir mesafede bulunan Gürcü Boğazı'ndaki Hins [Dumlu] köyünde yapayalnız kalmıştı.
Bütün nakliye araçlarımızı hükümet götürdüğünden bir çift manda ile bir çift de
üç yaşında tosun kalmıştı.
350 seneden beri düzülü olan
evimizin eşyasını, bildiğimiz arabalara yüklediği gibi, kırk tane sığırı da
hizmetçi kızın önüne katarak getirdiği mallardan ancak beş adedini Erzurum'a
getirebilmiş. Ve manda arabasını askerler yağma etmiş, arabayı da alıp
gitmişler. Annem, Erzurum'da perişan ve vesaitsiz kalmıştı. Bu durum, benim de
Erzurum'da kalmama sebep olmuştur.
Evlerimizde, 82. Alayın İkinci
Tabur Kumandanının ailesi oturuyordu. Evleri boşaltarak bize terk etti. O
günlerde, topçu yüzbaşılığından emekli Hacı İbrahim Efendi mallarımıza bir
miktar ot gönderdiyse de, o kan içici Rus Kazakları, gelip otları zorla alıp
götürdüler.
Yatak yok, yiyecek yok! Gam ve
keder içinde dolaşmakta olduğum gibi cereyan eden olayları da gözden
kaçırmamaktaydım…