Anlaşılamayan ve Anlatılamayan Seyyid Ahmet Arvasî Hoca

Prof. Dr. Osman Kemal Kayra 30.12.2019 2803
M
resimilletlerin düşünce tarihleri, yaşadıkları devirlere göre farklılıklar gösterebilir. Mütefekkirler, doğruyu tavsiye eden yanlıştan sakındıran toplum mühendisleridir. Fertlerin sırt sırta vermiş iki hayatları vardır: Dünya ve ahiret…

Bu ikisini birbirinden kesin çizgilerle ayırmak fertleri ve toplumları bunalıma sürükler. İnsan, nasıl madde ve ruhtan meydana gelen bir varlıksa, maddeyi önceleyip manayı ötelemekle psikosomatik hastalıklara yol açılmış olur. İslâmiyet dünya ve ahireti iki ayrı âlem olarak almakla birlikte bunları birbirinin tamamlayıcısı olarak görür.

O hâlde ferdi mutlu edecek sistem bu ikiliyi beraber kabul etmekle mümkündür. Beşerî veya muharref dinlerin bu dengeyi kuramamalarından, mutsuz insanlar ve mutsuz toplumlar giderek çoğalmış ve çoğalmaktadır. İslâmiyet’in ibadat kısmını ahiret; muamelat (münakehat ve ukubat da dâhil) kısımlarını ise sadece dünya için görmek büyük gaflettir. İslâmiyet bütünüyle dünya ve ahiretin vazgeçilmez unsurunu, insan olarak alır.

Yanlış Rehberler

Dünya düşünce tarihini yalnız felsefî ekollere bağlayıp filozofları vazgeçilmez rehberler sanan gafiller, Peygamberân hazerâtını yok sayan eblehler şunu unutmasınlar ki, bilgi problemi (epistemoloji) yıllar boyu sırrını değiştirerek koruyan bir felsefî sistemdir. Bu konuya ışık tutan ilk çağlardaki Tales gibi filozofların asli ilgi alanı metafizikti ve kâinatın aslî maddesini araştırıyorlardı. Bilgi kadîm midir, başka bir şey midir gibi problemler arasında İslâmiyet, şu düsturu koydu: İlim "Âlim ve Alîm" olan Allahü tealaya aittir. Bu müthiş gerçekten ilk önce “vahiy” yoluyla peygamberân-ı izâm  hazerâtı şerefyâb oldu; sonra da ilim için cehdeden âlimler bu payeye ulaştılar.

O hâlde asıl âlim, Allâhü teâlânın vahiy yoluyla aydınlattığı nebî ve resullerden ilham alan kişidir. Toplumsal başkalaşımın mimarları veya toplum mühendisleri büyük vebal altındadır. Dünyayı tek eksenli kabul eden komünist, faşist, kapitalist vs. sistemlerle, toplumu fertten veya ferdi toplumdan üstün gören öğretiler hep arıza vermiştir. İktisâdî bir sistemin kurucusu iken dünyayı fitneye boğan Karl Marks, aklî tenkitçi İmmanuel Kant, Platon, Aristoteles, Rene Descartes, Friedrich Schelling gibi birçok filozofun fikirlerinden ilham alan Georg Wilhelm Friedrich Hegel veya Auguste Comte’nin verdiği adla Emile Durkheim nam agnostik filozof, özellikle İttihad ve Terakkî devrinin hayranı olduğu daha birçokları her zaman olduğu gibi hep tartışılmaya başladılar ve öyle de devam edecektir. Düşünceleri beşerî planda aktif sahaya aktarılan filozofların öğretilerinin şakirtleri dünyayı ya kana buladılar veya beyinleri allak bullak ettiler. Bu fikirler çölde susuzluktan kıvranan insana tuzlu su verip “Su verdik ya!” diyen sistemlerdi.

1870 Sonrası Osmanlı Toplumundaki Kırılmalar

Bu tarihten sonra Osmanlı toplumu kabuk değiştirmeye başlayınca düşünce sistemimizde fay kırıkları meydana geldi. Bu devirde Ziya Gökalp bir perspektife yön veren ve yaşadığı zamanın manifestosunu yazdığına inanılan bir sosyologdu. Evveli, bir dinî muhitin sonrası reformist bir alanın beslediği değişkenlik timsali…

"Türkçülüğün Esasları” adlı eseri her zaman tartışmalara açık olmuştur. Gökalp, Durkheim’ın toplumsal şuur sosyolojisi ile onu reddeden Gabriel Tarde’ın karmaşık sosyal sarmalı arasında sıkışıp kalmıştı.“Türk’ün Yeni Âmentüsü”nü yazıp Yahud, mezarlığına gömülen Moiz Kohen (Tekinalp) Munis, Mûsâ adlarını da kullanmış olan ilk Türkçülerdendir.

David Leon Cahun “Gökbayrak”, “Asya Tarihine Giriş Türkler ve Moğollar” adlı kitapların yazarıdır. Kitapları Türkçeye çevrildiğinde Türkçülerin büyük ilham kaynağı olmuştur.  Yahudi asıllı Fransız'dır.
Armin Vanberi de 1910’da kurulan “Turan Cemiyeti”nin onursal başkanıdır. Teodor Herzl’in yakın dostu olup Türkoloji araştırmaları bahanesiyle fitne unsurlarından biri olmuştur.

Bu konuda 20. asrın ilk ciddi ve şümullü düşünürü Hilmi Ziya Ülken’dir. Eserlerinden bilhassa “Aşk Ahlâkı”, “Allah” ve “İnsânî Vatanperverlik” kitapları incelenmeye değer. Ama eksik olan bir şey vardı bu müktesebatta. Meselâ Farabi, İbn Rüşd gibi düşünürlerle İmam-ı Gazalî’yi aynı paralelde incelemek bir noksanlığı işaret ediyordu. Hakikatte Ülken çok önemli bir düşünürdü ama millete göre süspanse idi. İlim dünyası kendisinden faydalandı, ama sîne-i millette ma’kes bulamadı.

İlk Türkçülük akımları sosyolojik bir yaklaşımken giderek ırkî teamüllerin dinî bir hüviyete bürünmesiyle tartışılır bir hâle geldi. Türk veya başka bir ırktan olmak bir realitedir. Osmanlı Devleti bir imparatorluk olduğu için bir ırkî temel üzerine oturtulamazdı. Osmanlının son zamanlarında hem Türkçülüğü hem de diğer ırkların varlık savaşını körükleyen dış kaynaklı ajanlar, “Pan-İslâmizm”e karşı “Pan-Türkizm”i körüklediler. Bu Osmanlıyı yıkma planlarının en tesirli hareketiydi. Gerçi 1770’lerde “Göktürk Kitabeleri”nden haberdar olmaya başlayan Batı ilim dünyasına mukabil, 1926’da Necib Âsım Bey’in bu konuda yazdığı makaleye kadar kitabeleri tanıyamayan Osmanlı için de bu bir eksiklikti.

Mesele açıktı: Hem İslâm’ı hem de Türklüğü takdim ve tehir hesabına girişmeden İslâm’ı temel değer alıp sosyal realitede Türklüğü kabul eden, İslâm’ın insanî ve toplumsal evrenselliğini benimseyip Türk’ün hamaset ve şecaatini İslâm’la bağdaştıran, Batı’yı referans almadan Ehl-i sünnet inancını baş tacı eden, Türk’ün neyi nasıl düşündüğünü, neyi neden sevdiğini Batı’dan alınan dar kalıplarda görmeyen, Sahâbe-i kirâm efendilerimizin muhteşem fedakârlığı ile Türk’ün 5000 yıllık tarihindeki şecaat, celadet, hamaset özellikle adâletini temel unsur gören, Türk ve İslâm gibi düşünen ve en mühimi de öyle yaşayan, Yahya Kemal’de buğulu bir hayal gibi terennüm edilen Osmanlı-Türk ruhunu kristal bir vazo gibi sarıp sarmalayan, Türk gibi gülen, Türk gibi kızan, Türk gibi nükte yapan İslâmiyeti bu faaliyetlerin zarfıyla örten ‘Türk-İslâm Ülküsü’nü düstur edinmiş bir rehber, bir mütefekkir lâzımdı…

Türk İslam Ülküsü

Bu alanda emeği geçen çoğu rahmetli olmuş bulunan Erol Güngör’ü, Mehmet Eröz’ü, Mümtaz Turhan’ı, Cemil Meriç’i, İbrahim Kafesoğlu’nu, İlhan Egemen Dârendelioğlu’nu, Gâlip Erdem’i Osman Yüksel’i reddetmeyip, bazılarının fikirlerini kendisine azık eden bir mütefekkir, yeni nesli Türk-İslâm potasında yoğuracak bir isim lazımdı. Bu kişi fetret devrine bir lutf-ı ilâhî olarak bu nesle önder olan Seyyid Ahmet Arvâsî idi. "Asrın Yesevî'si" adını ihraz eden Hoca, Türk genciyle bütünleşti. Hazret-i Hüseyin sulbünden gelen bu seyyid, şerefli bir geçmişle, şanlı bir geleceğin habercisi idi.

Sunî olarak devreye sokulan protokol Türkçülüğü, sığ, isyan ve nefret dolu bir anlayıştı. Aşağıdaki gibi ve benzeri birçok şiir dayatmaları Şeyhülislâm Mustafa Efendi’yi ve birçok saf halis Anadolu Türkü'nü varlıklarından kopardı. İşte o ucubelerden birisi:

“Millet adın zikredelim bir kere
Vâcip oldur cümle işte Türklere
Şevk ile Türk'üm dese bir dem lisan
Dökülür cümle hüzün misl-i hazan
İsm-i pâkin pâk olur zikreyleyen
Her murada erişir Türk’üm diyen”

İşte Arvasî Hoca’nın kabul etmediği bu Türkçülüktü. Arvasî’nin savunduğu Türklük, köklerinde Fransız İhtilâli kokan, Osmanlıyı yıkmak için gayr-i müslim tebaa ve Avrupa’nın desteğini alan, sapık müçtehit taslağı Ali Suavî’nin rüyası Jön Türklerin ve onun ayrık otu gibi büyüyen devamı İttihat ve Terakki’nin dayatması ve beşerî bir din gibi algılanan Türkçülüğü olamazdı.

O, hamâsî ve ahlakî karakteriyle Türk’ün genlerindeki her şeye hayran olan, Sultan Abdülhamid’e “Gök Sultan” diyen, “Türk Tarihinde Mes’eleler” adlı eseriyle tarihimize en objektif yaklaşımı gösteren, istisnasız her Osmanlı sultanından övgü ile bahseden Hüseyin Nihal Atsız’ı çok sayar; Cinnet Mustatili’nin surlarına gedikler açıp ebede sahip çıkan, İslâmiyeti fikrî hayatına yapıştıran, Abdülhakîm Arvasî Efendi’nin manevi feyiz dünyasından nasibini alan, aristokrat, silahsız İslâm mücahidi Necip Fâzıl’ı çok severdi.

O, Jean Paul Sartre’ın dünyevî “Var Oluşçuluğu”nu değil, ilâhî varlığın “lâ mevcûde illallâh” sırrından hareketle “Lâ ma’bûde illallâh” deryasında yok olarak var olmayı tercih etti. Sigmund Freud’un psikanaliz kuramı ile emmâre nefis baskısı altında gelişen tekniğinden hareketle şehevî duyguların dehlizinde rûhî hastalıklara şifa arayan olmak yerine, âlem-i emrin lâtifesi olan rûha, ilâhî reçeteler sunmayı yeğledi.
Arvasî Hoca, Atsız’ın hamâsi Türkçülüğü ile Necip Fâzıl’ın İslâmî Türk milliyetçiliğini birleştirip buhran devri gençliğine mükemmel bir çıkış yolu gösterdi.

Arvasî Hoca ile on iki senelik bir muarafemiz olmuştur. Meslektaş, ağabey ve insan olarak tanıdığım Arvasî Hoca “hubb-i fillâh” çerçevesinde Hazret-i Osman letâfetinde; buğd-i fillâh çerçevesinde Hazret-i Ömer celâdetinde idi.

1970’lerde gençlik fırka fırka bölünmüştü. Her bölük bir tarafa akıyordu. Vatanı için, bayrağı için, dini ve milleti için canını hiçe sayan bir nesil neşvünemâ buluyordu. Bu çilekeş nesil, çoğu saf, temiz yoksul Anadolu çocuklarından oluşan bir dervişan grubu gibiydi. Bir baş arıyordu bu nesil. Siyasî lider Alpaslan Türkeş Bey inançlı ve aksiyoner bir liderdi. Gençleri etrafında toplamayı başardı. Ama bu nesle bir Hoca Yesevî, bir Dede Korkut, bir Molla Gürânî, bir Molla Husrev, bir Akşemseddin gerekiyordu. Fikirtepe’deki Eğitim Enstitüsü’nde vazife yapan bir grup hocanın da rehberi olan Arvasî Hoca, Allahü teâlânın lütfu olarak bu gençliğin manevi lideri oldu. Türkeş Bey’in özel sevgisini kazanan Hoca MHP’nin MKYK üyesi de olmuştu. Kendisi gibi bir insanın siyasetle ne işi olabilir sorularına şu cevabı vermiştir: “Ben, bu kadar idealist gencin bir arada olduğu bir topluluğu yalnız bırakmanın vebaline katlanamam.”

Hakkıyla Tanıtılamadı

O, birçok kişi tarafından yazılmış veya anlatılmıştır. Ama onu hakkıyla tanıyanlar çok sınırlıdır. Onu yazmak ve anlatmak için evvela onun hayatına uyguladığı Ehl-i sünnet düsturunu kendi hayatına uygulamalıdır. Hoca, bir Türk’ün tam bir Müslüman gibi nasıl yaşayacağını, nasıl düşünmesi gerektiğini formüle eden kişidir.

“Türk İslam Ülküsü” adlı eserler zinciriyle düşünceden siyasete, sanayiden bedayie çok geniş bir yelpazede Türk’ün günlük hayatını tanzim ederken, “Kendini Arayan İnsan”da kişinin şuurunun oluşmasındaki İslâmî temayülleri vurgulayıp “İnsan ve İnsan Ötesi”nde de aynı konulara devam etmiştir. “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”de ise en çok ihmal ettiğimiz bedia halkasını terbiye ediyordu. Bu eserinde estet fikdanına temas etmiş ve sanatın hedefinde dinî yaklaşımları hassasiyetle incelemiştir, Türkiye gazetesindeki “Hasbihal” yazılarıyla bir inanç halkasını tahkim etmiştir…

Anadolu’da yerleşen sadattan, Türk milletinin mefahirini yazan bir muharrir, bir eğitimci ve sosyolog olan Hoca, aynı zamanda muhtasar “İlmihâl”i ile gençlere kolay ve anlaşılır bir de inanç rehberi sunmuştur. Bu eserin özellikle ön sözü Mektûbât-ı şerîfe’nin can alıcı noktalarını dercetmiştir.

Hoca, irtihal-i dar-ı beka eyleyeli 31 sene oldu. O, Ebâ Eyyûb el- Ensârî”nin Konstantıyniyye (İstanbul) topraklarında şehit düşmesinin bir işaret olduğu inancında idi. Bu kutlu şehadetin manası, bu milletin uzun müddet, hatta kıyamete kadar İslâm’ın bayraktarlığını yapacağının işaretiydi.

Ahmet Arvasî’de1500 yıllık İslâm ahlak ve fazileti, 5 bin yıllık Türk tarihiyle cem olmuştu. Millî şuurun, sade kan ve gen olmadığını, bilakis üst seviyede bir idrak işi olduğunu ilan etmişti. Onun yetiştirdiği binlerce genç ona tâbiiyetini teyit ederken, onu anlayamayanlar süratle istikâmetlerini ondan ayırdılar. Ülkücü camianın temerküz noktası, Arvasî Hoca’nın Sünnî-içtimâî rüyasının Türk şahikası olan Türk İslâm Ülküsü çatısıdır.
Vefatı, genç yaşta üfûlü, üzüntü verici olmakla beraber müktesebatının hamûlesi olan kitapları ve imanlı gençler, onu yaşatmaya devam edecektir. Allâhü teâlânın rahmeti bu çilekeş idealistin üstüne olsun inşallah…
 

İlgili Makaleler

Kültürümüz
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
A
nadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi; Rumeli’nin fethinde Horasan alperenlerinin, dervişlerinin çok mühim bir rolü vardı. Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk idi. 15. asrın sonunda kaleme alınan “Saltuknâme” destanı, onun hayatının mükemmel bir menkıbesidir. “Saltuknâme” üzerinde yurt içi ve yurt dışında araştırma…
Horasan erenlerinden Sarı Saltuk
Kültürümüz
Türkler, Coğrafyada da Öncü İdi
B
üyük milletler büyük insan yetiştirirler. Askerliğin üstadı, ilmin ve sanatın âşığı olan asil ve soylu milletimiz, diğer ilim dallarında olduğu gibi, mekân bilgisi dediğimiz Coğrafya alanında da, milletler arası şöhretler yetiştirmiştir. Bunların başında, Türk coğrafyacılarının pîri diyebileceğimiz Pîrî Reis, Seydi Al…
Kültürümüz
Sarıkamış Cephesinden İki Hatıra
B
irinci Dünya Harbi Sarıkamış cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök’ün hatıralarından iki bölümü aşağıda sunuyoruz: 



Anadolu Kadınının Aşkı ve Cesareti 

… 

Birkaç gün sonra idi ki ileri hareket emri verildi. Bu emir iksir gibi askerler ile subayları etkiledi. Sabırsızlıkla sabahı beklediler. İleri hareketten…
Kültürümüz
Sultan 2.Abdülhamid Han Zamanında Subayların Maaşı
1. Dünya Harbi Doğu cephesi komutanlarından Tuğgeneral Ziya Yergök, hâtıralarında, Sultan 2. Abdülhamid Han zamanında subaylara verilen maaş ve erzak hakkında da şunları kaydediyor:

****

M
eşrutiyet'ten önce bir yüzbaşı dört altın lira maaş ve dört nefer erzakı alırdı. Ki dört nefer erzakı da aşağı yukarı iki altın…
Kültürümüz
Türklerin Cihan Hakimiyeti Mücadelesi
H
azreti Muhammed'in tebliğleriyle yayılan İslamiyet, dünyaya yeni bir düzen getirdi. Abbasi Devleti kurulduktan sonra Türkler, İslam'ın yeni askerleri oldular. Abbasi Halifesi Mutasım, Türkler için Samarra şehrini inşa ettirdi. Artık Türkler, Ortadoğu'nun önemli aktörleriydiler.

Tarihi Kırılma Noktası

Türklerin Müslüman…
Kültürümüz
Singapur'da Bir Osmanlı Hayranı
S
ibiryalı Türk Seyyah Abdürreşid İbrahim, Asya - Singapur'a yaptığı seyahatlerine dair hâtıralarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 

 --- 

 Burada bulundukça birçok yerlere gittim. Pek çok adamla görüşerek tanıştım. Singapur’da yirmi kadar mescit olup, bunlardan beş büyüğü meşhurdur. Bu mescitlere…
Kültürümüz
Sibiryalı İki Hayırsever
Sibiryalı Türk Seyyah Abdürreşit İbrahim, Asya'da yaptığı seyahatlerine dair intibalarını kaleme aldığı Âlem-i İslam kitabında şöyle diyor: 


B
en İrkotski’de bulundukça misafiri olduğum dostum Şeyhullah Efendi ve büyük biraderi Zahidullah Efendiler hakkında biraz malumat vereceğim.

Hüda-yi nâbit bu iki kahramanın pederle…
Sibiryalı İki Hayırsever
Kültürümüz
Türk Kanı Çekiyor

Meşhur Türk seyyahı Abdürreşid İbrahim, seyahati esnasında trende karşılaştığı bir Tatar hanımla aralarında geçen konuşmayı şöyle naklediyor:
 
Tomski'den Ayrılış

B
en Tomski’de üç hafta kadar misafir olduktan sonra dostlara veda etmek üzere karar vermiştim. O gün dostum Zâkir Efendi de Omski'ye döneceğinden, Tayga…
Türk Kanı Çekiyor
Kültürümüz
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
S
amimi bir Türk dostu olan Claude Farrére (1876-1957), dünyaca tanınmış Fransız romancı ve hikâyecidir. Hayata deniz subayı olarak başladı ama 1919’da ordudan ayrılıp kendini tamamen edebiyata verdi. Doğu ülkelerine birçok seyahat yapan Farrére, 1902’de ilk defa İstanbul’a geldi. Gördükleri karşısında Türkiye’ye ve…
Türk Dostu Fransız’dan Kayıp Kültürümüze Dair Tespitler
Kültürümüz
İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
B

u yıl İstanbul fethinin 572. yıllını kutladık. İstanbul’un Türkler tarafından fethinin Türk-İslâm ve dünya tarihinde çok mühim yeri vardır. İstanbul 29 Mayıs 1453 günü 53 günlük bir muhasaradan sonra Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethedildi ve Orta Çağ kapandı.

Venedik devletinde asilzâde bir ailenin oğlu…

İstanbul’un Fethini Gören Bir Venediklinin Günlüğü
Kültürümüz
Türkler ve Devlet
T
ürkler ayak bastığı toprağı geçici emânet olarak değil, aslî mülk olarak görüp orada hemen bir devlet kurmuşlardır. Dünyâ bir zamanlar Türk sancaklarının dalgalandığı büyük bir Turan ülkesiydi. Bu Turan ülkesinde Türkler irili ufaklı devletler dışında 16 büyük devlet kurmuşlardır. 
 
Devlet kurmak zor, büyük olmak daha…
Türkler ve Devlet
Kültürümüz
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı
Ş

unu açıkça belirtelim ki Genç Osmanlı ve Jön Türklerde bile devletin yıkılması söz konusu hiç olmamıştır. Masonik İttihâd ve Terakkî Fırkası ve Siyonist ittifâk Osmanlının yıkılmasını gündeme getirdi. Abdülazîz ve II. Abdülhamîd’de de devletin yıkılacağı endîşesi yoktu. Biz İttihâdcıların basîretsizce ve câhilce I.…
Bin Yıllık Bir Mâzi Yıkıldı