ürkçe esasında dünyanın en zengin
lisanlarından biridir. Nitekim Selçuklu ve Osmanlı Devletleri zamanında Türk
sanatkârları üstün mimari eserler ortaya koydukları gibi kelimelerin
sanatkârları yani şiir ve neşir yazarları da bir mermeri işlercesine Türkçeyi
yontarak incelmiş bir zevkin mahsulü olan büyük eserler meydana getirmişlerdir.
Lisanın zenginliği tefekkür
kabiliyet ve esnekliğini sağlar. Zengin bir dile malik olan milletler zengin
eserler meydana getirirler. Bunun için bazı düşünce adamları “insan kelimelerle düşünür” der.
Bir millete roman, tiyatro,
hikâye, şiir zenginliği yani bu sahalarda kaliteli eserler vermiş olması o
milletin dilinin kuvvetli olmasının mahsulüdür. Kelimeye iyi tasarruf edebilen
san’atkâr üstün sanatkârdır. Her millette edebiyat, hukuk, tıp gibi ihtisaslara
mahsus lisanlar olduğu gibi umumun konuştuğu lisanlar da vardır. Bunu da daha
geniş kitlelerin kullandığı günlük ve zaruri lisan ile münevver (aydın)
tabakanın kullandığı lisan olarak ayırabiliriz. Vaziyet Türkçede de böyledir.
Bir görüşe göre Osmanlıca, Arapça, Türkçe, Farsça’dan meydana gelen Türkçe bir
dildir. Buna mukabil halkın kullandığı lisan Türkçe’dir.
Her gerçeği kendi şartları içinde
değerlendirmek gerekir. Türkler Müslüman olduktan sonra yeni bir dünyanın
önündedirler. Bu dünya ile yüzyıllarca çeşitli yollardan temas ve kültür alış
verişi içinde bulunurlar. Türkçeden Farsça ve Arapçaya bu dillerden de Türkçeye
akışlar olur. Türkçeden Macar ve Bulgarlar gibi Balkan ve Avrupa milletlerine
kelimelerimizin nakş olunması gibi…
Bütün mesele lisan alışverişinde
bulunan dilin kendi İstiklâl ve milliliğini muhafaza etmesindedir. Türkçe Türk
milletinin tarih içerisindeki idari ve siyasi seyrine zafer ve mağlubiyetine
göre bir grafik çizmiştir. İmparatorluk dönemi Türkçe’si cihanşümul bir
kültürden kaynaklandığı için gene yaygın bir coğrafyaya sınırlar ötesi bir
dünyaya hitap etmeyi kendine hedef almış gibidir.
Hayat her an tazelenmekte, yeni
keşifler ve yeni ihtiyaçlar zuhur etmektedir. Dili zenginleştiren, o milletin
yetiştirdiği hakiki san’atkârlardır. Sun’i insan yetiştirmek mümkün olmadığı
gibi masa başında kelime üretilemez.
Dünyanın hiçbir lisanı nasıl
yüzde yüz saf değilse Türkçe de tamamen saf değildir. Yukarıda söylediğimiz
gibi dikkat edilmesi gereken husus dilin hükümranlığını muhafaza
edebilmesindedir. Fatih’in dili Türkçe olduğu gibi Nef’inin, Fuzuli’nin, Evliya
Çelebi’nin dilleri de Türkçedir.
Tanzimat bir bakıma toprağın
altımızdan kayıp sendelediğimiz bir şaşkınlık devresidir. Türkçe bu devrede
kısır san’atkârlar marifetiyle kendi asliyetinden uzaklaştırılmak istenmiştir.
Meselâ Tevfik Fikret’in Türkçesi bir tahlile tabi tutulursa Şeyh Galib’in
Türkçesinden daha geridedir. Bu dönem sankârlarının bir kısmında şahsiyetsizce
taklitçilik bahis mevzuudur. Üstüne gölge düşüren bu dönem Türkçesi bilahere
Faruk Nafiz, Yahya Kemal, Peyami Sefa, Necip Fazıl gibi sanatkârların elinde
yeniden şahsiyetine kavuşturulmuştur.
Bu sanatkârların Türkçeyi
sadeleştirmeleri ve istikbâlin zengin Türkçesinin tohumlarını atmaları ne yazık
ki dili özleştirmek iddiasında olanlar tarafından bir bakıma öldürülme yoluna
gidilmiş, bu yapma Türkçe işinin içine politika ve ideoloji de karıştırılarak
cahil, kasıtlı insanlara benimsettirilmiş, bir milletin yok edilmesine eş bir
şaşkınlıkla kendi insanı kendi lisanını yok etme yoluna gitmiştir.
Bugün hakiki Türkçeyi konuşabilen
çok az insan mevcuttur. Türkçemiz sanki Ahmet Cevdet Paşa, Yahya Kemal, Necip
Fazıl, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şair ve yazarlarımızın
kitaplarına mahpus olmuş gibidir.
Bugünün onsekizindeki delikanlısı
araya giren türlü maniler sebebiyle bırakın Katip Çelebi’yi daha 1961 yılında
vefat eden Peyami Safa’yı bile anlayamaz hale gelmiştir.