Z
ihnim boşaldıkça, daha doğrusu rahat zamanlarımda Türkçe’nin güzelliklerini, orijinal cilvelerini düşünürüm. Mesela hırsız kelimesinin manâsı mâlûmdur “hır” sözü herhalde iyi bir vasıf olmamalı ki, başkasının malını çalana hırsız demişlerdir. Ama bunun müsbet şekli de kullanılır. Birinden olumsuz şekilde bahsederken:
— O da bir hırlı matah değildir yâ! deriz.
Bu, Türkçe’nin zenginliklerinden bir tanesidir. İşte yaşayan bir dilin bu ruhunda gizli olan orijinalliktir. Buna el süremeyiz. Sürsek de tutmaz. Nasıl bazı organ nakillerinde vücut yabancı organı atıyorsa, dil de bunu atar. Zorla sokarsanız ve insanları onu kullanmaya zorlarsanız, o millet dilini anlayamaz hale gelir. Çünkü bir dil dünün, bugünün işi değil, binlerce yılın doğurduğu bir millî kıymettir ve en büyük millî kıymettir. Onun için dille uğraşanlar bu kudrete âzami dikkatle varmalı, dilin kendi irkâ edip yapacakları operasyonları değil devarî müdahaleyi yapmalıdır.
Sonra aynı kelime yerine göre iyi, yerine göre kötü manaya gelebiliyor. Bu da dilin zenginliklerindendir. Misal verelim. Geçimsiz bir adamdan bahsederken:
— Bırak canım! O huysuz bir adamdır! deriz.
Ama “at”tan bahsederken:
— Aman dikkatli ol, o huylu bir hayvandır! deriz.
Bu iki zıt kelime, insanda ve hayvanda aynı manayı ifade eder.
Bu arada bizim “diyalekt” dediğimiz mahallî sözleri umumî lügata aktarmak da kabildir. Türkçe’nin, Karamanoğlu’nun Türkçeyi resmî dil olarak kabullenmesinden çok evvel konuşulan zengin bir dil olduğu muhakkak. Bu dilin, yeni tabirle köküne inmek bir ilmî çalışmadır. İnşallah memlekette bir dil akademisine sahip olursa bu hizmeti orası yapacaktır. Ama mesela bugün “defa” yerine kullandığımız “kez” kelimesi Kayseri havalisinin bir sözüdür. Yalnız “bu gez” şeklinde kullanılırken şimdi çabuk vasıflandırılıp iki gez, üç gez diye söylüyoruz. Kez mi, gez mi? O da pek belli değil. Halbuki Osmanlı Türkçesinde değil, köyde, şehirde halk dilinde bu kelime yerine kullanılan iki kelime var ki, Arapça olmalarına rağmen tamamen Türkleşmiştir. Bunlardan biri defa.
— Sana kaç defa söyledim, çıkarken kapıyı kapa.
Bu lakırdı İstanbul’dan Van’a kadar her yerde, her gün söylenir ve işitilir. Gez yerine kullanılan ikinci ve çok daha fazla kullanılan kelime de sefer sözüdür. Bir su getiren sakaya sorarsınız:
— Kaç sefer oldu? İki sefer daha getir!
Yahut:
— Bana bak, bu seferlik seni affediyorum, gelecek sefer karışmam.
Bunların hepsini silip bir gez, yahut kez kelimesini ısrarla kullanmak bir dâhil fikrileştirmek demektir. Buna da hiçbirimizin, hatta mevcut olsaydı, dil akademisinin bile hakkı yoktur. Akademiler lügatlara yeni tabir ve kelimeler koyarlar, mevcudu çıkarmazlar. Bu ancak istimalden sâkit olmuş kelimelerin başına gelir. Bir kelime metamorfoz olur, yani şekil değiştirir.
Demek isterim ki, dil yaşayan bir uzviyettir. Onun da ölen parçaları olur ve yeni parçaları bulunur. Modern akademiler hâlâ lügatlardan kelime atmazlar. Yalnız Fransız dil akademisi siyasî sebeplerle buna iki istisna yapmıştır. Birisi İranlı manasına gelen persan sözünü büyük Rıza Pehlevî istemedi. Meselâ tapis persan = Acem halısı sözü yerine İran kelimesini kabul ettiler ve persanı çıkardılar. İkincisi grec-grec kelimesi hırsız manasına gelirdi. Yunan hükümeti bunu da akademinin lügat kitabından çıkarttı ve haklı olarak çıkarttı. Eski lügatlarda bu kelimeler eski ifadeleriyle mevcuttur.