Y
unus Emre’nin kullandığı dil, zamanında herkesin kullandığı, konuştuğu dildir. İnancı, dünya görüşü ve bütün yaşayışıyla halkın, Anadolu insanının bir parçası olan Yunus’un dilde onlardan ayrılması zaten düşünülemezdi. Sanatının, belki de en büyük ve değerli tarafı da, Türkçeyi iyi kullanmış olmasıdır. “Yunus’un elinde Türkçe en güzel şeklini almış, zafere ulaşmıştır. Dilimizin millî sesini, millî çehresini ve dehasını o devirde en iyi aksettiren sanatkâr odur. Yunus Emre’nin dili en güzel, en halis Türkçedir. O halkın dilini, en canlı, en ışıklı ve en sıcak şekilde kullanmıştır. Türkçenin bir edebiyat ve kültür dili olmasında Yunus’un hizmeti son derece büyüktür. Bu dil, İslâmî Türk medeniyetinin o devirde taşıdığı bütün zenginliği içine alan ve aksettiren bir dildir. Halkın bütün duygu, heyecan ve düşüncelerini, bütün iç zenginliğini en iyi şekilde verebildiği için de, son derece samimî ve bizdendir.”
Yunus “kelimelerden bir Süleymaniye kurmuş büyük dil mimarıdır.” Bu tarafıyla da, “fikirle lîrimi kaynaştırarak kedisini, Türkçenin Mevlânâsı doruğuna çıkarmış ve kuru mutasavvıflardan” ayrılmıştır.
Yunus, günümüzde, dili bakımından hemen hemen hiç değişmemiştir. Bu asırları aşıp gelen devamlılığın sebebi, “Yunus’un şiirini herkesin bildiği ve kullandığı kelimelerle yazmış olmasıdır.
“Yunus, şiiriyle herkese, bütün millete hitap etmek istediği için, herkesin dilini kullanmıştır. Fakat burada şuurlu bir seçişten çok, Yunus’un bizzat kendisinin bir halk adamı olmasının rolü daha büyük olsa gerektir.”
Halka eğiliş ve onun diliyle sesleniş sebebini, Sezai Karakoç, velî Yunus’a yakışacak biçimde açıklamaktadır:
“Çünkü o, Türkün ilerideki çağlardaki vazifesini biliyor, onun için var gücüyle onun dil ve edebiyatını kurmaya, geliştirmeye, ilerletmeye çalışıyordu. Türk duyarlılığını sonuna kadar işledi. Böylece, İslâmın Türkle kaynaşmasının ve Türkü, İslâmî misyon olarak benimseyen bir toplum hâline getirmenin bütün kıvrımlarını çekti. Bazı şiirlerinin hem heceye, hem aruza uyuşu, biçim bakımından da bu kaynaşmayı isteyişinin, bir şuurunun işareti olsa gerek.”
Yunus’un dili halkın ve bütün milletin dilidir ama, kafiye “öztürkçe” değildir. Onda sun’î bir zorlamanın ortaya çıkardığı uydurmalara, zamanında kullanılmayan kelimelere rastlamak mümkün değildir. Ancak ortak İslâm medeniyetinin diller olan Arapça ve Farsçadan kelimeler ve yer yer de kalıplar almaktadır. Aslında, her medeniyet komşusundan etkilenmiş ve kelime almıştır. “Türkiye Türklüğü de, Akdeniz çevresine yerleşmekle, Arapça ve Farsça arasındaki bir nikâhın kıyılmasını zarurî kılan tarihî bir akrabalığın ortak çatısı altına girmiştir.”
Çeşitli tarihî zaruretlerle beliren Arapça ve Farsça tesirine rağmen, Yunus’un dilinde Türkçenin ağır basması, edebiyatımız için mühim bir dönüm noktasıdır. Her şeye rağmen Yunus’un dilini katıksız bir öz Türkçe gibi görmenin imkânsızlığı da ortadadır. Zira onun dili, “halk diline girdiği kadarıyla Arapça ve Farsça unsurlar da taşır. Bu durum öyle bir medeniyetin içinde bulunmanın tabiî bir sonucudur.
Fakat Yunus’ta yabancı asıllı kelimelerin sayısı fazla ve ölçüsüz değildir. Halk dilindeki kadar ve halkın kullandığı derecededir. Bu sebeple, halk, Yunus Emre’yi yüzyıllar boyunca severek okumuştur, bugün de severek okumaktadır. Türk milleti Yunus’ta kendi öz dilini ve kendi iç dünyasını bulmaktadır.”
Yunus’un dili, devrinde hâkim olan ortak İslâm kültürünün ve dillerinin tesirindedir. “Yunus Emre Türkçesi, bazılarının yanlış söyledikleri gibi bir öz Türkçe değildir. Bu dil, ortak İslâm medeniyeti içinde öteden beri gelişmeye başlamış ve bu ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirilmiş kelimelerle zengin bir İslâm-Türk dilidir.
“Türk milleti bilhassa Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sinde her türlü yabancı menşeli kelimeleri Yunus Emre Asrından bu yana, büyük bir temsil kudreti ile Türkçeleştirmiş; bunların pek çoğunu kendi dilinin söyleyiş inceliklerine uydurarak Türkçe sözler hâline getirmiştir."