Cemil Meriç, Fransız İhtilali’nin bütün mukaddesleri yerle bir ettiğini, sadece
kâmusa saygı gösterdiğini tespit ederek şöyle diyor: Dilini kaybetmiş bir
millet yok olmaya mahkûmdur. Kâmus bir dildeki bütün kelimeler veya sözlük
demektir. "Kâmus Namustur!" Bayraklaştırılacak kadar
güzel bir söz. Kendi sözlüğünü yakanların nasıl isimlendirilmesi gerektiğini
ima ediyor.
Yedi düvelde at koşturan, yedi iklime adaletle hükümferma olan bir medeniyetin
lisanı, gittiği her bahçeden çiçekler derlemiş. Farsça ve Arapça gibi köklü
lisanlardan aldığımız kelimeler Türkçenin içinde öylesine erimiş öylesine
mezcedilmiş ki, geldikleri yerde taşıdıkları mânâları tamamıyla kaybetmişler.
Türkçe, bu kelimelere apayrı bir kimlik bahşetmiş.
Osmanlıca diye ayrı bir lisan yoktur. Özbeöz Türkçe’dir. Gerçek Türkçe’dir.
Sonradan uydurulan ve Türkçeyle hiçbir alakası olmayan kelimelere “Öz
Türkçe” denilmesi gülünçtür. Kandırmacadır. Öz dediğiniz, işin özünde,
kökünde, mayasında, dibinde ve benliğinde var olmalıdır. Sonradan izafe edilen
bir şeye öz demek, en hafif tabirle maksatlılıktır.
Çocuklarımıza, bilmediği bir kelimenin mânâsını sözlükten bakma alışkanlığı edindirmemiz gerekiyor. Her evde, muhakkak bir Türkçe sözlük bulunmalı. Fuzuli’nin beyitleriyle neşelenmeyen, aşkı bir de Şeyh Gâlib’den dinlemeyen, Nâilî, Neşâtî, Hayâlî, Bâkî, Nefî ve diğer “Türk” şairleri okuyamayan, lütfen kendini Türk saymasın.
Bırakınız bu zirveleri, çok daha yakın geçmişte yaşayan Necip Fazıl’ı
bile anlayamayan gençleri gördükçe kahrolmamak elde değil. Lütfen
kendimize soralım, günde kaç defa sözlük karıştırıyoruz?
Shakespeare'i anlamak ne kadar bir İngiliz'in hakkıysa, bir Fransız’ın
Hugo'yu anlamaya ne kadar hakkı varsa, bizim de klasik eserlerimizi okuyup
anlamaya o kadar hakkımız var. Bin küsur yıllık birikiminden mahrum olan
bir başka toplum biliyor musunuz?
Türk milleti elli yıldan beri mi var dünyada? Kimse bu yazılanları birtakım dar ideolojik kalıplara sığdırmaya çalışmasın. Bu mevzu, zaman ve devranın ötesinde, bütün bir medeniyetin komadan uyandırılıp şuurunu kazanmasıyla alakalı.
Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar kıymetli olan muazzam ve muhteşem eserlerimizin kütüphanelerde çürümekte olduğunun farkında mısınız? Sizden kırk elli yıl evvel yaşayanların bile yazdıklarını sözlük karıştırmadan anlayamadığınızı biliyor musunuz?
İran'da bile, kaç yüzyıl evvel yaşamış olan Hafız, Sadi ve Mevlâna’nın eserleri her evde rahatlıkla okunup anlaşılıyor. "Türk kültür ve medeniyeti" denildiğinde, birkaç dergi ve ders kitapları mı anlaşılıyor? Öncesi yok mu?
İstanbul'u fetheden Fatih Türk değil miydi? Kanuni Yunan mıydı? Yavuz Rusya'dan mı gelmişti? İftihar ederek övündüğümüz öz atalarımızın dilini anlamıyoruz. Bundan daha vahim bir derdimiz olamaz. Enflasyon haneleri, ihracat rakamları, AB kriterleri ve gündelik siyasî tartışmalardan başka bir şey düşünemez olduk.