Koliler dolusu arşiv (kitap, dergi, kupür vb.), araştırma dosyaları, mülâkatlar, görüş almalar, kapak konusu yazıları, makaleler, denemeler, tenkitler, tahliller, mektuplar, şiirler…Yüzlerce yazarla, kültür adamıyla, şâirle, sanatkârla, araştırmacıyla tanışmalar, görüşmeler…
Bütün bunlar bana neler öğretmişti, ne gibi faydalar sağlamıştı?
Objektif sayılabilecek bir tefekkür ve muhâsebe neticesinde tesbit ettiğim
maddelerin üçüncüsü şöyleydi:
Bir nesri veya şiiri, Türkçeyi kullanma, imlâ, kompozisyon, orijinalite,
sanatkârlık gibi iç ve dış özellikleriyle tanıyabilmek… Yâni nesirde ve nazımda
kalite seviyesini kendi çapımda fark edebilmek, eksiklikleri ya da güzellikleri
görebilmek… Kısaca, Türkçeyi doğru ve güzel kullanma yöntemleri üzerinde en
azından kafa yorabilmek…
Bu münasebetledir ki, yazılı ve görüntülü medyada, okuduğum kitaplarda
karşılaştığım imlâ kusurlarını, telaffuz yanlışlıklarını, bilgi
noksanlıklarını, mânâ bozukluklarını vb. mümkün mertebe not alırım. Söz konusu
dikkat, beni araştırmaya iter, eğitir, yetiştirir, geliştirir. Kaynaklara
müracaat ederek işin doğrusunu ortaya koymak bana büyük zevk verir. Lokman
Hekim’in “Edebi, edepsizlerden öğrendim!” demesi gibi, nesirde
ve nazımda kötü örnekleri dikkatli bir nazarla inceleyerek mükemmeli kavramak
mümkün…
Asrın başlarına, hatta 25 – 30 yıl öncesine kadar 1500 – 2000 veya Peyami
Safa, Necip Fâzıl, Cemil Meriç gibi bâzı kabiliyetler 3000 – 4000 kelime hazinesiyle
yazarlarken, bugün 300 – 400 kelimenin dışına çıkılamıyor maalesef… Güzel
Türkçemizi, lâl olmuş bir kimsenin gevelemeye çalıştığı dil durumuna düşüren “uydurmacılık”,
Batı dillerinden dilimize sokulan yabancı kelimelerle omuz omuza verince
vaziyet işte böylesine vahim boyutlara ulaştı. Güyâ uydurma kelimelerle
Türkçemiz zenginleşecekti. Halbuki tam tersi oldu.
Eskisi gibi zengin bir tenkit zemini de yok. Esâsen günümüzde kültür
birikimi, Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak, nesirde ve nazımda gerçek sanatkârlık
seviyesi, mükemmel söyleyişi yakalama teknikleri kabilinden “ciddî” konularla
ilgilenmek mâlâyâniyat kabul ediliyor.
Televizyonda “bomba gibi” bir program yapan, “reyting” savaşından
gâlip çıkan kişi, soluğu bir gazete köşesinde alıyor. İşte size son model köşe
yazarı! O yazsın, siz okuyun da ilim ve irfan sahibi olun! Maalesef manzara-i
umumiye bu…
Peki, kendilerinden seviyeli yazılar beklenen, birçoğu yarım asırlık
yazarlar ve şâirler neredeler? Onların da kısm-ı ekserisi gidişata ayak uydurmayı
mârifet kabul ederek koyuveriyorlar kendilerini… “Merhaba!” demiyorlar
artık, “Meraba!”yı tercih ediyorlar. “Selâmün aleyküm”ü
çok uzun bularak “Selâm!” diye kestirip atıyorlar. “Fesübhânallah!”ı
rafa kaldırıp keskin bir “Hayret bi şey yav!” çekiyorlar. “Saat
beş civarında bekliyorum sizi!” cümlesi onlara çok “demode” geliyor, “Beş
gibi gel!” demek ihtiyacı hissediyorlar… Tabiî, gün geçtikçe
yazılarında da konuştukları dil hâkim oluyor.
İşin hakikaten mütehassısı sayılmasalar bile, Türkçenin doğru ve güzel kullanılması konusunda dikkatli davranan, tenkit yazıları kaleme alanların son birkaç yılda artması memnuniyet verici… Böylelikle yazarlar ve şâirler, yazdıklarını hiç değilse birkaç defâ gözden geçirip hatalarını düzeltme ihtiyacı hissediyorlar. Mâlumdur ki, tenkit tekâmülü netice verir.