ürk Dil Kurumu “Yabancı Kelimelere
Karşılıklar” kampanyası çerçevesinde
zaman zaman yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarını yayınlıyor. Fakat pek kaale alınmıyor olmalı ki,
her biri dilimizin sırtına kambur gibi yapışıp “görüntüyü”
bozan, Türkçe’nin lezzetini
kaçıran, namusunu kirleten bu kelimeler basın-yayın organlarında bol bol
kullanılmaya devam ediyor. Bu kullanışlarda kâh hayranlık, kâh şuursuzluk
seziyorum.
“Dilimiz yüzde yüz Türkçe kökenli kelimelerden meyana gelmelidir,
bütün yabancı asıllı kelimeler atılmalıdır, Türkçe
kapılarını bütün yabancı kelimelere kapamalıdır” demiyorum. Bu zaten mümkün değildir. Tarihin hiçbir devrinde böyle bir safiyet Türkçe için mümkün olmamıştır. Başka diller için de mümkün değildir.
Dillerin gurur kaynağı başka dillerden
hiç kelime almamış olmak, kendi yağıyla kavruluyor olmak değil, ihtiyacı kadar
dışardan aldığı kelimeleri hazmetmeyi, kendine mal etmeyi bilmek ve insan
düşüncesinin bütün girdaplarını “dillendirecek” kadar zengin, aynı
zamanda ahenkli, mantıklı olmaktır.
Kısacası yeryüzündeki
bütün dillerin birbiriyle alış-verişi vardır. Mesele bu alış-verişte ölçüyü kaçırmamaktır. Bana öyle geliyor ki biz ölçüyü kaçırıyoruz. Yüzde yüz Türkçe karşılığı olan yabancı kelimeleri
konuşmalarımıza, yazılarımıza şuursuzca
sokuyor, asırlardır kullanılmakta olan kelimelerimizi bir çırpıda ve hiç gereği yokken Batı’dan gelmiş
anlamdaşıyla değiştiriveriyoruz.
Gelişen teknoloji hayatımıza yeni
aletler sokmakta. Bir keşfi hangi ülkenin insanları yaptıysa elbette kendi
dillerinde bir isim vereceklerdir. Fakat o alet insanlığın ortak malı
olacaktır. O aleti alıp hayatımıza soktuğumuza göre, hangi dilde olursa olsun “adını” da almak, dilimizin
sesine uydurarak kullanmak normaldir.
Elektrik, sinema, televizyon, radyo,
vidyo, faks… Bu çeşit
yeniliklerin adlarıdır. Bu kelimeleri ufak tefek yazılış ve okunuş
farklılıklarıyla Türkçemize
yerleştirmişiz. Yine ilim sahalarında “terim” dediğimiz kelimeler varır
ki beynelmileldir. Bunlara bir diyeceğimiz yok! Ama “özenti”den başka kelimeyle izah
edilemeyecek bir tavırla, çoğunluğu İngilizce’den olmak üzere
yabancı kelimeler Türkçe’ye
peş peşe yamanıyor.
Şu cümleye bakınız,
lütfen. Son zamanların yaygın şikayeti: “Dolara endeksli yaşıyoruz.”
Yine bir başka yakınma: “Hayatımız Batı’ya endeksli!” Peki böyle yazarken dilimizin de İngilizce’ye “endekslendiğinin”
farkında değil miyiz? Cebimiz, cüzdanımız dolara göre düzenleniyor belki ama bu ifadeyle Türkçemiz İngilizce’ye “endekslenmiş”
oluyor.
Bence bu “dolara endeksli”
yaşamak kadar tehlikelidir. Hâlbuki “dolara göre ayarlanan Türk parası” yahut “dolara
bağımlı, Batı’ya bağımlı” diyebiliriz. Hem bu deyiş “bağımlılığımızın”
kalkması yolunda bir zinciri kırmak olur.
Dilimize girmiş, daha doğrusu dilimizin
kambur kambur yapışmış, çiğ
çiğ sırıtan bu çeşit lüzumsuz kelimeler o kadar çok ki! Hiç de ihtiyacımız olmadığı
halde bakınız hangi yabancı kelimeleri kullanıyoruz. Büyük harflerle yazacağım.
Türk Dil Kurumu gazete ve dergilerde, yabancı kelimelere Türkçe karşılıkları küçük harflerle ilan
ediyor, belki okunması zor oluyor da o yüzden dikkate alınmıyor:
REEL, DONE, START ALMAK, OKEYLEMEK, RATE, RATİNG, RANT, ARGÜMAN, PARTNER, VİZYONA GİRMEK,
KONTRAST, KOMPLEKS, DETANT, EKİPMAN,
RUTİN, MOTİVE ETMEK, KEPŞIN, FAYRAP, SPONSOR, KONTEKST, OLİV YEŞİLİ, HAPPY, ENDİNG, ZAPPİNG, SHOPİNG CENTER…
Dikkat ederseniz bazıları gerçek imlası ile bazıları okunduğu
gibi yazılıyor. Bu kelimelerin arasında bir tek “dilimize lazım” olanını
gösterebilir misiniz? Bence
hepsi Türkçe’ye yüktür.
Yine son yılların yaygın kelimesi
MEDYA dilimize yeni bir kavram, bir zenginlik kazandırmamış, sadece fazlalık
olmuştur, kirlilik olmuştur. Medya “basın-yayın organları” demekten
başka nedir? Varsın üç kelime olsun! “Başlamak, işe girişmek” yerine “start
almak” demenin, “mutlu son” yerine “happy ending”, “alt yazı”
yerine “kepşın”, “ortak” yerine “partner” demenin dilimize
kazandırdığı ne vardır?
Dünyanın zeytin yetiştiren birkaç
ülkesinden birinin insanları olarak, kırk yıllık, güzelim “zeytin yeşili”
tamlamasını atıp İngilizce “oliv yeşili” demenin ne kadar
yüz kızartıcı olduğunu fark etmiyor musunuz? Aydınlarımız bu çeşit züppeliklerden sakınmalıdır. Sakınmalıdır ki birbirlerine “Hadi
bay bay” diyen, “Mersi” diyen, “Hay canım” diyen gençlerimize, bebeklerine “Barbie, Jane,
Rita” isimleri takan çocuklarımıza
iki çift laf söylemeye yüzümüz olsun.
Elinde kalemle fikirlerini topluma
yayma makamında birinin önünü,
sonunu düşünmeden yabancı kelimeleri öbek öbek
kullanması yanında, o çocukların
ağızlarında yabancı kelime gevelemesi çok masum bir özentidir.
Fakat, kalem erbabının, fikir erbabının, münevverlerin bu çeşit bir özenti içinde olduğunu gördükçe özenti içinde olduğunu gördükçe ister istemez aklımıza Recaizade Ekrem’in Bihruz
Bey’i geliyor:
“Bu nasıl beaute? Uzaktan güneş gibi görünüyor, gözleri kamaştırıyor. Yakından ay gibi
parlıyor, insanın baktıkça
bakacağı geliyor. Ne kadar poetuque bir beaute! Ya o conversation güzelliği! Miroir terreste, o glace parterre…
Benim için un peu trop flattant… Çiçeği de pek güç accepter etti. Tabii öyle bir jeune personnne için ca va bien…”
Ondokuzuncu asır sonlarının Bihruz
Bey’inin gözdesi Fransızca
idi. Şimdiki Bihruz Bey’ler İngilizce’ye meftun.