arf inkılabı, Mustafa Kemal'in bir sabah kalktığında zihninde şimşek çakarcasına bulduğu bir fikir değildir:
Ordu, 1683 II. Viyana Sefer-i Hümayunu'ndan mağlubiyetle döndükten sonra rüzgâr her cepheden ters esmeye başlamıştı. Cephede mağlup olan, kendisi borç almaya başlayan bir devlette her devrin münevveri nefs muhasebesi içindedir. Kendinden ve gidişattan şüphe başlamıştır. İzzetin yerini zillet alınca şaşkınlıklar da kaçınılmaz olur. Mithat Paşa, Rumeli'de bayrağımızda hilalin yanına haç konması teklifinde bulunur. Böyle yapılırsa güya Balkan kavimlerinin ayrılma isteğinin önüne geçilecektir. Bunu yapan şahsın Sadrazam olduğunu hatırlatmak isteriz.
İttihad-u Terakki'nin kurucularından Dr. Abdullah Cevdet, "İmparatorluk hayatında kız alıp vermeler yüzünden Türk ırkı
güzelliğini kaybetmiştir; bundan naşi Turanî bir kavim olan Macaristan'dan
damızlık erkekler getirerek Türk kızlarıyla evlendirelim!" der. Bu
kişi, Arapgirli bir Kürt'tür. Türkçülük ideoloğu ve Cumhuriyetin ideoloji
rehberi Ziya Gökalp de Diyarbakırlı Zaza’dır. Gökalp, hastane odasında kafasını
karyola demirine vura vura Allah'a küfrederek öbür dünyaya gitmiştir.
Bunlardan
evvel Ali Suavi de İslam harflerinin terk edilerek Latin harflerinin kabul
edilmesini teklif eder. Suavi, Fatih Cami-i Şerifi vaizidir. Londra'ya giderek
bir İngiliz kadınla evlenmiş, döndüğünde başına topladığı Rumeli muhacirleriyle
Çırağan Sarayı'nı basarak V. Murad'ı dışarı çıkartıp Sultan Abdülhamid'e darbe
yapmak isterken öldürülmüştür.
İsmi
geçen zevatın bazısı Tanzimat, bazısı Jön Türk, bazısı İttihat/meşrutiyet,
bazısı Cumhuriyet münevveri ve fakat ekseriyeti masondur, Türk olanı ise
nadirattandır.
Eğer;
devlet dünya liderliğini devam ettirebilse; hatta belki üçüncülükten aşağı
düşmese, ordu cephelerde yenilmese, hazine dışarıya el uzatacak denli açık
vermeseydi... kendinden şüpheler yaşanmayacak, bu sarsıcı şüpheler giderek
yabancı hayranlığına dönüşmeyecek ve konakları "dadı" adı altında gelecek nesilleri Türkçe konuşan
Fransız yapmayı hedef almış ajan olma ihtimali yüksek mürebbiyeler
doldurmayacaktı. Bu bozulmadan Saray dahi kendini kurtaramadı.
Harf inkılabı başta
olmak üzere bütün inkılapların hülasa olarak arka planında bu acı manzara
vardır. Halbuki harf inkılabı yapıldığında buna ihtiyaç yoktu. Çünkü dönemin
gazetelerine, kitaplarına, dükkân levhalarına ve içtimai hayata bakıldığında
Osmanlı Türkçesinin yanında Latin harfiyle yazılan Fransızca her yerdedir. Harf
inkılabı, münevver şaşkınlığı, sosyal panik, kendinden şüphe ve aşağılık
duygusunun başını alıp gittiği bir asırlık bir çalkantının sahile vurmuş
artığıdır.
Harf
inkılabı, vahim bir hata olmuştur. Bir kütüphane katliamı, hafıza cinayetidir.
Bin yıllık bir tarihi, ilmi, irfanı ve medeniyeti diri diri mezara gömmektir.
Ama ne çare ki olmuştur. Bu ağır kusur işleneli neredeyse bir asrı bulacaktır.
Bu defa da bir asır diri diri gömülemez.
Yapılacak olan nedir?
Yapılacak olan, nice nesillerin nice vakitlerdir sür'atle yabancılaştığı tarih ve değerlerimizle yeniden köprüler kurmaktır. Nesiller onlara yabancılaşarak bu topraklara dair her şeye de yabancılaşmaktalar. Bugün bırakınız tahsildeki gençleri, aydın sanılan orta yaş neslin bir çoğu bile tefekkür melekesi, konuşma kabiliyeti ve görgü vasfından bir hayli ıraklardadır.
Kalkınma, büyük
devlet olma yalnızca yol, köprü, tünel gibi hizmetlerle olmaz. Bu altyapı
bahsettiğimiz üstyapı faaliyetleriyle buluşamazsa alınan hedeflere varılması
çok zorlu olur. İnsan, kelimelerle düşünür. Evvela harf inkılabı yapılmış sonra
bir başka kültür kıyımıyla kelimeler tırpanlanarak Türkçe kabile dili hâline
getirilmişti. Merhum Cemil Meriç, "kamus,
namustur" der. Evet, kelime namustur, ilmin iffetidir. Latin
harflerine geçilmesi ve dille oynaması kültürel ve edebi hayatta beyin dumuru
ve ufuk körlüğüne yol açmıştır.
İlmen fikren ve
zihnen yeniden aydınlanıp zenginleşebilmek, mazimizi okuyabilmekle mümkün. Bu
sebeple okullara Osmanlı Türkçesi Dersi konması fevkalade isabetli bir
karardır. Ancak ilkokul 1'den itibaren her okul için mecburi ders olmalıdır. Bu
topraklarda bir ses bayrağı hâlinde İstanbul Türkçesi'nin yeniden
dalgalanabilmesi için her gencimizin Osmanlı Türkçesiyle buluşması şarttır.
Çağatay, Azeri, Türkiye Türkçesi lehçelerinin zirvesi, hası İstanbul
Türkçesi'dir. Vahiy Medeniyetimiz, İstanbul Hanımefendisini yetiştirmiş, o
da bu yerli irfandan beslenerek şiir gibi bir İstanbul Türkçesi'ni
dillendirmiştir.