Şunu asla unutmamak lâzımdır: Avrupa dillerinin en gelişmişi gibi görünen İngilizcenin %50’si Lâtin, %15’i Grek (Antik Yunanca), %10’u diğer diller ve ancak %25’i Anglosakson’dur. Demek ki İngilizcenin %75’i yabancı kökenlidir. Hiçbir İngiliz çıkıp da “Şu kelimeler şu dilden, bunları atalım, öz İngilizce bir dil konuşalım” demez; derse de hiç kimse onu ciddiye almaz.
Türkçede yıllardır süregelen bir anormal durum vardır: Sadeleşmek ve öz Türkçecilik... Dilde bu öyle hatalara yol açmıştır ki, dilimiz Arapça ve Farsça kelimelerden kurtulurken bu sefer de Batı dillerinin istilâsına uğramıştır.
Dilimiz öyle ihanetlere uğradı ki bu dili artık düzgün ve doğru konuşanların sayısı giderek azalmaktadır. Artık 250 kelimeyle konuşan aydınlarımız ve kekeleyerek konuşan bir genç neslimiz var.
Her milletin her alanda zirve yaptığı bir dönem vardır. Bu birleşik kaplar gibidir. Mesela Osmanlı Devleti’nde 16. yy’da dil, edebiyat, musiki, minyatür, hat, mimari, harp tahkimatı, harp taktikleri, askerî ve siyasî dehâların çokluğu yanında, bediî ve dinî ilimler, astronomi, tıp, matematik, coğrafya, fıkıh, kelâm, tefsir, hadis vs. sahalarda göz kamaştıran bir seviye yakalanmıştır. Dil ve edebiyatımız bilhassa bu dönemde en verimli çağını yaşamıştır. Dil Türkçe’dir. Osmanlıca diye bir dil yoktur; “Osmanlı Dönemi Türkçesi” veya “Osmanlı Türkçesi” demek daha doğrudur. 15-20. yy’lar arasındaki dile bu adı vermek gerekir.
Bu meyanda Osmanlı döneminin sonlarına doğru yapılan Kaamûs-ı Türkî’de 29 bin kelime vardır. Şemseddin Sâmî bu lügate “Kaamûs-ı Türkî” demiştir; “Kaamûs-ı Osmânî” dememiştir.
Son dönemlerde muhtevalı bir sözlük olan Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat’i 67.000 kelimeliktir ve 1962 basımlıdır. Bu sözlükte kelime varlığı bakımından sadece madde başlıklarının sayısına itibar edilmiştir. Fakat belki de bu sahanın en mufassal lügati, “Persian-English Dictionary”, F. Steingass, Ph.D Libraırıe Du Liban Riad Solh SQurare Beirut First Edition 1892’dir. İngilizce olan bu lügatin en ilgi çekici yanı, ilk baskısının 1892’de yapılmış olmasıdır.
Arapça kelime hazinesinin genişliğinde, mastar olan kelime başlıklarının yanında ondan türeyen müştaklar da (türev) özel kelime anlamları kazanarak kelime hazinesini genişletmiştir. Bunlardan fâil (özne) mef’ûl (edilgen yapılı kelimeler) ve masdar (isim-fiiller) ayrı anlamlı kelimeler madde başları olarak geçer. Mesela “feth” açmaktır. Bundan türeyen “fâtih” açan, anahtar anlamlı “miftah” yerine kullanılmaz. Aynı şekilde “fetha” üstün anlamına gelip ayrı kelime olarak addedilir.
Türkçede de böyle tek kökten türemiş çok isim, fiil, sıfat, zarf ve deyimler vardır. Ama bunlar masdar ve madde başı olarak tek kelimeyle gösterildiği için kelime sayısı düşer.
Mesela “açma” isim fiilini (mastar) olarak aldığımız madde başından türeyen diğer şekillere bir göz atalım: Açılım, açacak, açık, açık alan, açık kapamak, açık kapı bırakmak, açık olmak, açık vermek, açık yürekli olmak, açığa çıkmak, açığa vurmak, açığını kapamak, açıkta bırakmak, açık açık, açık ağızlı, açık artırma, açık çek, açık deniz, açık kalpli gibi altmıştan fazla şekil vardır.
Türk Dil Kurumu tarafından 2005 yılında basılan Türkçe Sözlük, 104.481 kelimelik söz varlığına sahiptir. Bunların 63.318’i madde başı, 13.589’i madde içi olmak üzere 77.407 kelime bulunmaktadır. (Türkçe Sözlük, Komisyon, 2005 Ankara TDK, S,XI)
Fuzûlî, Bâkî, Şeyh Gâlib, Naimâ, Kâtib Çelebî, Ebussuûd Efendi, Yahya Kemâl ve Mecelle’nin dilini anlatmaya vesile olmak, gençlere bunları sevdirecek bağlantıyı kurmak için yeni sözlükte bu kelimelerin bir kısmına yer verilmekle birlikte, bu dil ile ders kitapları yazmamak; gazete, roman, hikâye ve röportajlarda, yazılı ve sözlü medyada bu dili kullanmamak; sadece sözlük sayfalarına onları gömülü bırakmak, tedavülden kaldırılıp masa camlarının altında sergilenen kâğıt paralara çevirmek, bu dile yapılan en büyük ihanettir.
‘Mevlid’i, Nâbî’yi anlamayan bir nesle nasıl âşinâ olacağız? Ahmed Hâşim “O Belde”sinde “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz” diyor.
Nâbî’nin;
“Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu
Nazargâh-ı ilâhîdir makâm-ı Mustafâdır bu”
beytini anlayamayan insanlarımızla biz nasıl âşinâ olacağız? Bazı lise edebiyat kitaplarında İstiklal Marşının altına bilinmeyen veya yabancı kelimelerin yazılması ayıp olarak bize yeter de artar.
Yüz sene evvel herkesin birbirine âşinâ olduğu o nesli kim çaldıysa geri versin. Yoksa bana maalesef “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç” mi diyorsunuz? Heyhât! Hayıf bana, yazık bana, vah bana...