Hemen her kelime, tıpkı gül, bülbül, cânân, aşk, gönül gibi, gizli veya açık, ortak şuurun damgasını taşır. Yani her kelime aynı zamanda ortak kabul görmüş, kesif, müşahhas birer düşüncedir. Bir kelimeyi atıp yerine yenisini koyduğunuz zaman, beraberinde tarihe ve cemiyete mal olmuş bir düşünceyi de atıyorsunuz demektir, "öztürkçe" hareketinin temelinde de zaten kelimelerin ardındaki bu kültüre düşmanlık yatar. Yoksa mesele, falanca kelime Arapça, filânca kelime Farsça meselesi değildir.
Şiirin hayal dünyası, kelimelerin ardındaki kültürle doğrudan doğruya ilgilidir. Kelimeleri öldürmekle, aynı zamanda bir mecaz dünyasının ahengi de bozulmuş olur. Edebiyatımızın tarih ve cemiyetle münasebeti bu yüzden kesilmiştir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse,her gün biraz daha bozulan, ifade gücü kaybolan Türkçe, yapısındaki kültür veya kültür sezgisi yok edildiği için, artık tarihi kültürümüzün dili değildir; mors alfabesi gibi derinlikten mahrum, tek buutlu bir anlaşma vasıtası haline gelmiştir, o kadar. Mizahın ve şiirin kültür sezgisiyle ne kadar sıkı bir münasebeti olduğu düşünülecek olursa, edebiyatımızdaki kısırlığın sebebini anlamak kolaylaşır,