il bir milletin dehasından doğan, o milletin tarihi, kültürü, medeniyeti ve karakteriyle beraber nesilden nesile geçerek devamlılığını temin eden muhteşem bir sistem, mucizevi bir kuvvettir. Dilin mahvı milletin, dolayısıyla devletin mahvı demektir. O halde bir partinin, bir kurumun, bir derneğin malı olmayan Türkçemize, bütün geçmişimiz ve geleceğimiz olan bu aziz varlığımıza Türk Devletinin sahip çıkmasını istemek en tabii hakkımızdır. Zira türk dilinin yaşamadığı yerde ne vatan kalır ne millet ne de devlet.
Asırlar boyu katmer katmer gül gibi açan Türkçemizin
katmerli bir cehalet ve kasıtla kurutulmasına, ısırgan otu gibi yayılan o eciş bücüş,
nursuz pirsiz “sözcük” baskınına uğramasına seyirci kalınamaz. Biz tesadüfen
bir araya gelmiş otobüs halkı, mahalle halkı, kuru kalabalık falan değil,
devlet kurmuş şanlı şerefli bir milletiz. Böyle bir milletin dili ancak
kurulacak bir Dil Akademisinin, İlmi ve edebi salahiyet sahiplerinin yapacakları
çalışmalarla daha da zenginleştirilip güzelleştirilebilir.
Hiçbir medeniyet yoktur ki, başka dillerden kelime almış olmasın. Hiçbir medeniyet dili yoktur ki, öz olduğu veya olabileceği düşünülsün. Fransızca mı Ingilizce mi, almanca mı öz? Özfransızca, özalmanca, özingilizce duyulmuş mudur hiç! Diller arasında kelime alışverişine mani olmak mümkün değildir. Yapılacak şey dilin ifade gücünü artırarak, söyleyebilir hale getirerek, yabancı kelime akınının hızını kesmektir.
Eşiktekinden beşiktekine herkesin bildiği, yabancılığının varmadığı, her şeyiyle bizim olmuş kelimeleri söküp atmaya kalkmak dilde derin yaraların açılmasına sebep olur. Tasfiyecilerin zorla yerleştirmeye kalktıkları şu uydurma, şu zevksiz, şu ham halat “sözcük”ler dilimize diken gibi batıyor. Diken ne kelime, hele radyo dinler, televizyon seyrederken iğneli fıçıya düşmüş gibi oluyoruz. Küçücük çocuklar bile rahatsız bundan. O şuursuz denecek yaşlarında, anlaşılmaz bir dil duygusuyla, anadilleriyle üvey bir dil olan öztürkçe arasındaki korkunç farkı anlayıveriyorlar.
Hikaye ve masal dinlemeye alışmış bir karışlık yumurcak annesinin: “Evladım, sana bir öykü anlatayım mı” sualine, içinde bin ışık yanan o kocaman gözleriyle gülerek: “Amaa! Öyle okulda konuşulur, evde konuşulmaz ki!” diyor. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde olmuş her şeyi, hatta belki de hiç bilmediği kelimelerle anlatıldığı halde, ağzından sular akarak dinleyen çocuk, sıra “öykü” falan gibi gulyabanilere gelince neden itiraz ediyor acaba? Yalnız çocuklar mı, öztürkçecilerin rahle-i tedrisinde öğrendiğimiz onun bunun keyfine göre uydurulmuş nesebi gayri sahih “sözcük”lerden hepimiz rahatsızız.