il, insanın kendini ifade
şeklidir. İnsan, “dil” denilen lisanla fikir ve duygularını açığa vurur…
bunlar teklif, tenkid, sevniç ve acı gibi şeylerdir. Dilin malzemesi
kelimelerdir. Bir dilde ne kadar çok kelime varsa o dil o kadar zengindir.
Zengin kelime hazinesine sahip olan lisanlarda büyük eserler verilebilir. Zira
insan, kelimelerle düşünür; eserlerin tuğlaları kelimelerdir.
Türkçe gibi tarihî dillerin binlerce yıllık kelimeleri vardır; Türkçe de yabancı ve yaşayan dillerden kelimeler almıştır. Ancak, imparatorluk kurmuş ve Türkçeyi imparatorluğun resmi lisanı yapmış Türkler, ihtiyaç duydukça aldıkları yabancı kelimeleri Türkçenin potasında eriterek bizim yapmışlardır. Meselâ; “gül” kelimesi farsçadır. Lakin kelime Farsçada “gul”dür. İstanbul Türkçesi, bu kelimeyi gül’e çevirmiştir. Şimdi, bir an için dilimizde “gül” kelimesinin olmadığını düşünün… fakirleşmenin çapını biz şahsen hesap edemiyoruz. Sevdiklerimize “gülüm” diye hitap ederiz ama “çiçeğim” demeyiz… fakat soracağımızı sarıçiçeğe sorarız.
Ecdad, çiçek kelimesini muhafaza etmiş; muhafaza etmeğe de mecburdu;
zira tabiatla içiçeydi ve her taraf çiçekle doluydu. Ama bu kelimenin yanına
gül kelimesini de getirmiş; gülde Sevgili Peygamberimizin, sallallahü
Teâlâ aleyhi ve sellem, mübarek terinin kokusunu duymuş; ve gönlünün güzeline gül
yanaklım demiş; konağının ahşap duvarına hatta tavanına ise çiçek motifleri
nakışlamıştı.
…dille oynamamak ve dili
zorlamamak lazımdır. Her millette ve her devirde bir üst tabaka ve bir de
halkın dili vardır. Kelimelerin hayat bulduğu yerler yazılı metinler ve günlük
ifade ihtiyaçlarıdır. Bakınız maksadı çok da ifade etmediği halde “bilgisayar”,
“kompütür”ü yenmiştir. Fakat TDK’nın teklifi “belge geçer”in
faks kelimesini eskiteceği çok şüphelidir. Hem geç kalınmıştır hem de belge
geçer, faksa göre uzundur.
Osmanlı toplumu, komplekssiz bir
toplumdur. Bir İstanbul’un kaç çeşit ismi ve unvanı vardır bilirsiniz.
İstanbul, Dersaadet, Dar-ül Hilafe, İslambol, İstanbol, Asitane, Payitaht…ve
Konstantinopol. Halbuki bu son unvan, Bizans’ın kullandığı isimdir. Osmanlı
Konstantinopol kelimesini üstelik son zamanlarına kadar kullanmıştır; hem de
paralarında. Büyük ve kendinden emin.
Biz “entelektüel boyut”
dedik ya! Vah efendim “bu da ne demek?” kabilinden tutucu homurtular. E,
kardeşim sen, “münevver” kelimesine sahip olamaz; “aydın”
kavramını da yerine oturtamazsan “entelektüel” gelir ve lisanına
yerleşir. Entel’le entelektüel’i karıştırmamak lazım. Entel,
Fransızca’daki bohem, Türkçedeki berduş kelimeleri mukabilidir. Entelektüel
ise fikir işiyle uğraşan demek. Atalarımız, ne kadar komplekssizse biz de o
kadar alınganız. Zaman zaman gazetelerde okursunuz: Küstah Yunanistan
İstanbul’a ‘Konstantinopol’ dedi. Türkler de “Selanik” diyor;
demeliyiz de… inanırmısınız biz, mısrasına küçük harfle başlıyor diye o şaire “komünist”
denildiğine şahit olduk. İslam harflerinde küçük harf-büyük harf diye bir
mesele var mı?
Kültür, bir milletin ortak yaşama üslubudur. Medeniyet, milletlerarası ve fakat kültür millidir. Boğaz köprülerimiz medeniyet eseridir. Laleli mavi çinilerse milli kültürümüzün güzellikleridir. Kültür, o kültür mensuplarının hayata bakış tarzlarını ortaya koyar. Batılı aile, çocukları yetişme yaşına gelince onları hiç de merhamet etmeden hayatla karşı karşıya bırakır. Meselâ Almanya’da onüç-ondört yaşına gelmiş çocuklardan ebeveynlerinin kira istediklerini biliyoruz. Bizde ise aile fertleri ölünceye kadar en kuvvetli duygularla birbirlerine bağlıdırlar. Hatta öldükten sonra da… kabir ziyatretleri, ölülerimize fatiha ve yasin-i şerif…hediye etmelerimiz bundandır.
Eski şehirlerimizde ölülerimizle dirilerimiz içiçedir. Seferiliğin
kabristandan çıkışla başlamasının ne çok anlamı vardır. Bizim komşuluk
geleneğimizde hanımlar, pişirdikleri yemeklerden komşularına da bir kab götürürler.
Yıllar önce İsviçreye taşınan bir Türk ailesinin hanımı komşu eve buradaki
adetle yemek götürdüğünde İsviçreli hanım, hareketi önce hayret ve fakat sonra
gıpta ile karşılamıştır. Daha tuhafı ise aynı İsviçreli ailenin bizim Türk
hanımın ikram ettiği karpuz dilimini kabuğuyla yemeğe kalkışmasıdır. Zira
işçilerimiz, Avrupa’ya gidene kadar batılılar karpuzu da patlıcanı da
bilmiyorlardı.
Kültürü bir toplumun en alt
tabakalarından başlayarak köylerden şehirlere kadar insanlar, yüzlerce yolda
meydana getirirler, dil ve kültür, edebiyat dediğimiz şiir, hikaye, masal,
efsane, roman ve tiyatronun iki ana malzemesidir.
Edebiyatçılar, mensubu oldukları
milletin kültür unsurlarını o milletin lisanını kullanarak kitaplaştırmıştır.
Meselâ Kırgız romancı Cengiz Aytmatoğlu, Kırgız efsanelerini romanlaştırarak
dünya çapında eserler vermiştir. Bunun gibi menkıbe kıssa ve tarihi
hadiselerimizi de biz romanlaştırabilir; romanlaştırmalıyız. Türkçe’nin dünya
çapındaki romancısı Cengiz Aytmatov’a yukarıda “Cengiz Aytmatoğlu”
dediğimiz dikkatinizi çekmiştir. Bunun sebebi İstanbul’da misafirimiz olduğunda
bu konuda kendisinden izin almamızdır. Bu milletin evlatlarının soyisimlerinin
(ov)la, (of)la, (oviç)le bitmesi insana dokunuyor. Cengiz bey’e isminizi “Cengiz
Aytmatoğlu” diye yazabilir miyiz? Dediğimizde “tabiî dedi, ancak
kendim değiştiremem; çünkü dünyada böyle tanındım.” O gün Cengiz Aytmatoğlu
ile uzun bir konuşma yapmıştık. Büyük romancıya “yazı hayatınıza başlamanıza
ne vesile oldu? dedik. Cevap, tüylerimizi diken diken etti:
“Küçüktüm, köydeydik. Ruslar
gözümün önünde babamı öldürdüler. Acılarımı bir yerlere dökmek zorundaydım;
kağıda döktüm.”
Acılar, sevinçler, fikirler, duygular tarihi ve millî miras kağıtlara dökülürse eserler ortaya çıkar; hem ortaya çıkar, hem yaşar hem zenginleşir. Zenginleşmeyi şu manada kullanıyoruz. Tâ Âdem aleyhisselamdan başlayarak ve hususiyetle Kâinatın Efendisi zamanından günümüze kadar tarihi vak’a ve menkıbeler, kıssalar kitaplaşmalıdır. Bunlar kitaplaştıktan sonra sinema filmi, televizyon dizisi yapılabilir; belgeselden ses kasetine ve bilgisayar ortamına aktarılabilir. İslâm ve Türk tarihi kıssa, menkıbe ve efsanelerimiz, elimizdeki hazinelerdir. İyi film iyi senaryo ile iyi senaryo iyi romanla mümkün.
Radyo-televizyon şirketlerinden, gazete ve
dergilerden önce mütefekkir ve yazarlara ihtiyaç vardır. Bugün görsel sanat ön
plandadır. Fakat bunun temeli de yine fikir ve kalemdir. Bir yabancı film,
hatta bir yabancı reklâm, bir millete; onun gençliğine öyle radikal etkiler yapıyor
ki saymakla bitmez…kelimelerle, müzikle, mimiklerle, hitap şekliyle, giyim
tarzıyla, yatağın kullanışıyla vs. Bakınız Son Dans’ın oyuncusu idam edilsin
mi, edilmesin mi “last dance” olarak bunu tartışıyoruz.
Biz de nelerle uğraşıyoruz değil
mi? Evet, bugün dindarlar, hükûmet olmuştur; bu şükredilecek bir nimettir. Ama
fakir, hükûmet olmakla iktidar olmak arasındaki temel meseleye temas etmek
istiyor. Yoksa şu sütuna siyasi “dedim-dedi”leri taşımak çok kolay, merhum
Adnan Menderes on sene hükûmet etmiş; fakat bir gün iktidar olamamıştı.
İnşallah tarih tekerrür etmez…artık devletin de küçük devletler holdinglerin de
fikir ve kalem erbabına en üst seviyede kıymet vermelerini bekliyoruz. Hükûmet
olmakla iktidar olmak arasındaki ince fark işte bu “kıymet” anlayışına
bağlıdır.