Nitekim Türk dili, kapılarını bu yabancı kelimelere açarken tabii seyri gereği ölenlerin dışında hiçbir kelimesini atmamıştır. O halde bu hadise şimdi yapılmakta olanın tersine bir dil değiştirme ya da tasfiye hareketi olmayıp dili zenginleştirmiş ve daha geniş halk kitlelerinin birbiriyle anlaşmasını sağlamıştır. İşte bu suretledir ki biz Uygurları ve Uygurlar da bizi anlayabilmektedir.
Dilimizden atılmakta olan kelimelerin bugün Doğu Türkistan'da bile kullanılmakta olduğunu, Çin Halk Cumhuriyeti’nde Uygurca olarak ve Latin harfleriyle çıkarılan Resimli Halk Jurnali'nden öğrenmek mümkündür. Örnek olarak bu derginin 3. numarasından şu kelimeleri verebiliriz:
“Hakimiyet, vatan, vilayet, kaza, nahiye, şehir, medeniyet, alaka, mesela, hikâye, ilham, lazım, vazife, tasvir, nihayet, selamet, müddet, ahval, cemi, tebrik, devam, ömür, iktisadî, içtimai, inkılap, cihet, mektep, cemiyet, ameli, bazı, tercüme, münasip, muhafaza, mesul, iradi, rehber, münevver.”
Bunlar ve bunlar gibi kelimeler, Batı ve Doğu Türkistan, Azerbaycan ve Irak Türkçesinden çıkarıldığında geriye saf eski Türkçe kalır ki o zaman da anlaşmamız mümkün olmaz. Başka türlü ifade etmek gerekirse Anadolu halk Türkçesine girmiş ve Türk dünyasının kültür bağı olan bu kelimelerin kökünün kazınması durumunda ne gelecek nesiller dış Türkleri ve ne de dış Türkler, Anadolu’dakilerini anlayacaklardır.
Bir dil ne kadar büyük bir kitleye hitap ederse o kadar büyük bir dildir ve bunun yaygınlığı millî menfaatler açısından o derece önemlidir ki Batılılar dillerini başka milletlere öğretmek için dış ülkelerde nice okullar açar ve nice külfetlere katlanırlar. Bize gelince tersine davranıyor ve üç kıt'a üzerinde konuşulan dilimizi küçültmek ve parçalamak için ne gerekiyorsa onu yapıyoruz. Acaba bu bir basiretsizlik midir? Yoksa “özleştirmeciler” Altaylardan Tuna boylarına ve Urallardan Basra'ya Şam'a kadar bizim dilin konuşulmasından hoşlanmıyorlar mı?