Anayasamız bir kaide koymuştur: "Resmî dil Türkçedir"... Ama hangi Türkçe? Biz de Türkçe konuşuyoruz onlar da; fakat anlaşamıyoruz. Fuzulî'yi, Bakî'yi, Nedim'i, Fikret'i, Akif'i anlamıyan aydınlarımız pek çok... Onlar Osmanlıca yazdı da onun için anlaşılmıyorlar, diyenler çıkıyor. Diyelim ki öyle… Peki, Oktay'la Yücel beni niçin anlıyamıyorlar? Halbuki, onlarla çağdaş sayılıyoruz. Ben de Cumhuriyet mektebinde okudum, onlar da... Ben de Türkçe konuşuyorum, onlar da... Birbirimizi anlıyamıyoruz. Buna ne demeli?
Anlaşamıyoruz, çünkü ben "tarihî maddecilik" diyorum, onlar "eytişimsel özdekçilik"... Ben "mektup" diyorum, onlar "beti"... Ben "hissî" diyorum, onlar "duysal"… Ben "taassup" diyorum, onlar "bağnazlık"... Ben "hayal" diyorum, onlar "imge"... Ben "cümle" diyorum, onlar "tümce"... Ben "taklitçi" diyorum, onlar "benzetleyici"… Ben "tabiat" diyorum, onlar "doğa"... Ben "fikir" diyorum, onlar "düşün"…
Sözün doğrusunu ben mi söylüyorum, yoksa onlar mı? Bence bu mühim değildir. Onlar bana, senin sözlerin Türkçe değildir, diyebilirler. Ben de onlara derim ki: Menşei itibariyle benim sözlerim Türkçe olmayabilir. Fakat bu kelimeler benim kültürümün malı olmuştur. On haneli köyde oturan yetmişlik cahil ana, askerdeki oğlundan "mektup'' bekler, "beti" değil... Asker oğul da anasına "mektup" yazar. Şunu da söylerim: Türkçe olmasa da, ben bu kelimeleri biliyorum.
Bu kelimeler sadece kitapta ve lügatte yazılı değil... Hayatta da
konuşuluyor... Onun için ben bu kelimeleri biliyorum ve kullanıyorum. Sizin
kendi kitaplarınıza yazdığınız fakat asla konuşmadığınız o "uyduruk" kelimeleri
bilemiyorsam kabahat bende mi? Müneccim değilim ki, akşamdan sabaha ne
uyduracağınızı bilebileyim.
Dilde özleşme... Pekâlâ, anladık. Fakat bu kadarı da
fazla... Grek ve Lâtin unsurları ayıklarsanız İngilizce ve Fransızcadan eser mi
kalır? Romen, Arnavut, Türk, İslâv dillerinden gelen unsurlardan arta kalan bir
Romence mi vardır? Zengin kültür lisanlarının hepsi karmaşıktır,
hiçbirisi "saf" değildir. Bir milletin kültür
münasebetleri ne kadar zengin olursa, konuştuğu dilin unsurları da o kadar
rengârenk olur. Çağdaş kültür halklarından hiçbirisi, yabancı kelimelerden
arınmış "saf" bir dille konuşmazlar.
Dilde özleşmeye peki deriz. Fakat sun'î ve kasıtlı
müdahalelerle dilde yozlaşmaya evet diyemeyiz. Bu bir kültür katliâmı
olur. Dr. Kessler'in şu düşüncesi pek doğrudur; “Lisan, içtimaî
bir yaratıştır. İçtimaî hayatın yürüyüşünü takiben değişir ve gelişir. Bütün
içtimaî tarihimiz, dilimizde in’ikâs eder.”
Dilimiz, en mukaddes kültür varlığımızdır. Ona bir güve gibi
musallat olanlar, millî değerlerimize düşman olanlardır. Halisane niyetleri,
dilde özleşme, dili yabancı unsurlardan temizleme gibi görünürse de, temeldeki
maksatları kültür tahripçiliğidir. Arapça’dır diye dilimizden Allah'ı, Resûl'ü, Kitab'ı, Vatan'ı, şüheda'yı
atamayız. Atarsak eğer, bizim çocuğumuz, mukaddes vatan
uğruna şehit düşen ölümsüz varlıkla, toprak için ölen gâsıp
kişinin farkını bilemez.
Beyler!.. Millî zevkle, millî ahenkle olgunlaşmış güzel
Türkçemizin zerafetini lütfen bozmayınız. Hassasiyetimizi mazur görünüz, çünkü,
dilimize dokunan, dinimize dokunmuş gibi oluyor…