Virgülü kaybedince zor ve uzun cümlelerden korkar oldu, git gide daha basit ifadeler kullanmaya başladı…
Cümleler basitleşince, düşünceler de basitleşti.
Bir başka gün insan, “ünlem” işaretini
kaybetti…
Bunun sonucu olarak, ses tonunu hiç
değiştirmeden konuşmaya başladı…
Artık ne bir şeye kızıyor ne de bir şeye
seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.
Çünkü ünlem işareti yoktu!
Bir süre sonra insan “soru işaretini”
de unuttu…
Tabiî olarak artık soru sormaz, merak etmez
oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat ne dünya, ne
kendisi umurundaydı.
Öğrenme merakını yitirmişti.
Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste”
işaretini kaybetti insan ve o gün bugündür davranış sebeplerini başkalarına
açıklamaktan vazgeçti.
Zaten de açıklayamaz oldu.
Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak
işaretleri” kalmıştı…
İki “tırnak” arasında, başkalarının
düşüncelerini tekrarlamaya başladı…
Çünkü düşünmeye düşünmeye körelmiş, kendine has
bir düşüncesi kalmamıştı.
Nihayet sıra “nokta”ya geldi…
Son noktaya…
Ama buraya gelene kadar çoktan okumayı ve
düşünmeyi unutmuş vaziyetteydi.
Bu yüzden, geldiği acınılası noktayı fark bile
edemedi!
Buraya kadar, A. Kenesky’nin tespitlerinin bir
miktar değiştirilmiş haliydi.
Bunlara “İnsan nihayet kendini de kaybetti”yi
eklemek gerekiyor. Üstelik arayış cehdi de yok, çünkü kaybın farkında değiliz.
Kimliğimizi (nüfus kâğıdı anlamında) kaybetsek,
hiç olmazsa gazeteye ilân verir, nüfus müdürlüğüne gidip yeni bir kimlik
çıkarabiliriz…
Kendimizi kaybın ne ilânı var, ne de bir
suretimizi çıkartma ihtimali…
Gölgemizin gölgesinde yaşıyoruz!
Kelimelerle birlikte grameri de savurduk,
noktalama işaretlerini unuttuk, deyimleri, atasözlerini çöpe attık…
Bir mısrada kâinatın sırrını fısıldayan şiir yok
hayatımızda…
Şiir olmayınca duygu da yoktur; incelik yok,
asalet yok, duyarlılık yok, farkındalık yok, keşfetme yok, merak yok…
Zaten bunlar, “Test kafası”yla olmaz!
Kelimelerle, cümlelerle, noktalama
işaretleriyle, gramerle olur.
Bunlar olmadan yaşayıp yaşlanmaya, “A şıkkı”,
“B şıkkı”, “C şıkkı”, “D şıkkı” arasında bocalamaya
kendimizi mahkûm ettik.
Bu halimizle hiçbir meseleyi
halledemiyoruz, bizatihi kendimiz en büyük meseleye dönüşüyoruz.
“Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime!”