Çoğu kere, okuduğum gazeteyi elimden atıyor, öfkeyle ekranı kapatıyorum. Bunca cahili okuyup dinlemek zoruma gidiyor. Şu güdük akıllıların bitip tükenmez tecavüzlerine tahammül edemiyorum.
Buyurun, haber saatindeyiz, dinliyoruz:
"İki tane polis, üç tane hâkim görevden uzaklaştırıldı."
"Üç hastane dolaşıldı."
"Dört tane futbolcu sakatlandı."
"Beş tane oğlu, on yedi tane torunu var.”
Var da, bunca ahmaklık niye? İnsan ve kurumlar için tane kelimesi kullanılmaz. Polisler, hakimler, futbolcular fındık veya ceviz, üzüm tanesi hiç değildir. "İki polis, üç hâkim... Dört futbolcu... Beş oğlu, on yedi torunu" demek varken ey andavallı, o tane de nereden çıkıyor, sebep ne? Sebep öğrenmemişlik, eksiklik, güdüklük, saygısızlık.
"Oldukça güzel... Oldukça büyük... Oldukça sevimli..." yerine "pek güzel... Epeyce büyük... Gerçekten sevimli" deyiversen dilin mi kopar? Kullanılan o "oldukça"lar aslında, güzelliği büyüklüğü, sevimliliği çağrıştırmıyor, "yani, biraz, aşağı yukarı" anlamına geliyor. Söyleyişe küçümseme edâsı ekliyor. "Oldukça güzel" hükmü, güzele yakın demektir. "Oldukça bilgili", eh biraz öğrenmiş mânâsına gelir.
Hadi, azıcık daha tahammül! Bir de şu ifadelere bakınız: "Havalar giderek soğuyor diyebiliriz... Bu mevsimde meyveler pahalı diyebiliriz... Özgür Suriye Ordusu tanklarımız eşliğinde Cerablus'a girdi diyebiliriz... Orman yangını sönmek üzere diyebiliriz... Av yasağı kalktı, balıklar ucuzladı diyebiliriz..."
Hay demez olaydınız!
Buradaki "diyebiliriz" kelimeleri fazladır. İyi de, niye böyle söylenir, yazılır?.. Bu suali Türk Dil Kurumu'na, yani sittin senedir hiçbir işe yaramayan o efendiler kulübüne soracaksınız... Tam da bu ânda kocaman bir çünkiiii demem gerekiyor, diyorum:
Çünkiiii...
TDK, bugüne kadar tek bir yazara, spikere, televizyona, gazeteye, dergiye, yayınevine, milletvekiline, hatibe, tartışmacıya, öğretmene, reklâmcıya, senariste, diyalog yazarına, afişçiye, tiyatrocuya, dublajcıya, ‘İnsanlardan "tane" diye söz edilmez’, "Havalar soğudu diyebiliriz" gibi herzeler yumurtlamayın ikazında bulunmaz? TDK seksen yıldır "hâlâ" kelimesinin yazılışını öğretememiş, kendisi de bir türlü öğrenememiştir. Hatırlatayım: İlk “a” uzatılır, ikinci “a” inceltilir.
Dahası, TDK "Hayat" yerine bir "Yaşam" uydurmuş, millet hanımını "Hayatıım!" yerine "Yaşamıım!" diye çağırmaya zorlanmıştır. Rezilliğe dikkat!
Birileri, "Yabancı kelimeler dilimize giriyoor!" diye celâllenirken TDK bu tür efelenmelere arka çıkmakta. Aferin!.. Yâhu, İngilizcede yüz bini aşkın yabancı kelime vardır. Gocunmazlar, hattâ övünürler. Hangi çağda yaşıyoruz? Doktor, profesör, dekan, asistan, televizyon, telefon, radyo, elektrik, taksi, lise, fakülte, internet, fren, balata, kamyon, asfalt, rota, gazete, kapuska, vapur, general, apartman, minibüs, ekran, plâj, villa, banka, kredi ve yığınla vesâire... Bunların Türkçesi yoktur, Türkçesi üretilemez, uydurulamaz.
Bütçe de öyle; tank, tüfek, bomba da öyle. Bazı kelimeler dünya dillerine aynen girer. Artık o kelime herkesindir, ortaktır. Arapçanın, İngilizcenin 600 binlik kelime sermayesi var, ha bire ortak kelimelerle zenginleşiyor, sanatta, felsefede, şiirde, tefekkürde derinlik kazanıyor ve öncü oluyorlar. Bizler ise hepi topu 40 bin kelime içinde fakir, cılız, ufuksuz, tıkız, debelenip duruyoruz. Dilimizi serbest bırakın. Ama ille de meraklı iseniz (sayın TDK), yazıp söylerken yapılan yanlışları düzeltiniz.
Eee, biraz da doğrulun ve yorulun canım!
Unutmadan: Önce spor yazarlarına kaş çatıp "Hakem, faûl, antrenman" demeyi öğretin. "Haakem, faal, antaraman" deyip duruyorlar, bir. İkincisi: İnsanımız çoğunlukla harp ile muharebeden habersiz. Her iki kelimeye de savaş deyip çıkıyor. Oysa her harbin (yani savaşın) içinde çok sayıda muharebe vardır. Sakarya, Dumlupınar ve İnönü'de yapılanlar muharebedir, savaş değildir.