Bu düşüncenin esas yanlışlığı "Türk’ün dışında Osmanlı diye ayrı bir millet keşfetmesiydi". Biraz tarih okuyan herkesin göreceği gibi, Osmanlı Devleti bir Türk devletidir, dili de Türkçe’dir. Bu dilin içinde ortak İslâm medeniyetinin başlıca dillerinden gelmiş kelimelerin hattâ bazı kuralların bulunması onun Türkçeliğini bozmaz. Zaten bugün dil âlimleri "Osmanlıca" diye bir dil tanımazlar, sadece “Osmanlı Türkçesi”nden bahsederler. Şimdi bizim konuştuğumuz dile nasıl “Türkiye Türkçesi” deniyorsa, Cumhuriyetten önceki Türklerin, yani dedelerimizin kullandığı dile de "Osmanlı Türkçesi" denir.
Sözünü
ettiğimiz aydınlar Türkiye'nin ancak her haliyle Avrupa'ya benzediği takdirde
ilerleyeceğine inanıyorlardı. Üstelik Cumhuriyet öncesi rejimin antitezi olarak
çıktıkları için ona ait her şeye aleyhte tavır almak gerektiğini
düşünüyorlardı. Bunların bir kısmı başlangıçta Türkçe yerine bir Avrupa dilini
almamızı istediler, fakat herhalde bunun pratik imkânsızlığı ve Cumhuriyeti
kuran liderlerin milliyetçiliği dolayısiyle istekleri yerine gelmedi.
Türkçe istenmiyordu, bir batı dili de alınamayınca ne yapılacaktı? Kaldı
ki elimizde Türkçe henüz batı medeniyetinin kavramlarını tamamiyle karşılayacak
durumda değildi. İşte o zaman bu aydınlar batı dillerinin asıllarının Türkçe
olduğunu, onlardan alınacak kelimelerin de Türkçeden gelmiş sayılacağını iddia
ettiler. İşte bugün birçok saf vatandaşın Türkçe diye kullandığı "imge,
simge" gibi kelimeler o zaman Fransızcadan alınanlara birer
örnektir.
Türkçenin değiştirilmesinin kökünde Türk milletinin karakterinin,
yani değer sisteminin ve hedeflerinin değiştirilmesi arzusu yatmaktadır. Eğer
yeni yetişen nesiller daha önceki Türklerin meydana getirdiği kültür eserlerini
anlayamazlarsa, o kültürle herhangi bir alış-verişleri olamazdı. Meselâ Yunus
Emre'yi okuyup anlayamayan bir genç, elbette onun anlatmak istediği şeylere
de yabancı kalacaktır.