Bu emekli lisan, asırlar boyunca
zenginleşmiş, tenzil ve ilave görmüş, imbiğinden geçmiş, muhtelif safhalardan
geçmiş, işlenerek incelmiş, bu asrın ortalarında Dilaçar'ın yolsuzluklarını
bile atlatmış, asrın yarısına doğru bize verilen tedrisata kadar yarasız-beresiz
yetişmişti. Atatürk, ne kadar lisanı,
Arabî ve Farisî tesirlerinden kurtarmaya çalıştıysa da, yan yola varmadan sun'î
bir lisan yaratmanın imkânsızlığını takdir etti ve bu hareketi yavaşlatarak
hemen hemen terk etti.
Gelgelelim ölümünden sonra, bu
davayı ele alanlar, 1üzumsuz bir aceleye tutularak, o kadar ileri gittiler ki,
güzelim lisan, kısa bir müddette, tanınmaz bir şekil aldı. Bence, lisan
inkılâbı, hiçbir şahsın veya kitlenin müdahalesini kabul etmez. Matbuat
kaleminde ve halkın ağzında zamanla gelişir. Zoraki lisan icat edilemez. Eski
ve yeni kelimelerin bir cümlede kullanılması, ses ve ahengi bozuyor. Melodiyi
karışık bir hâle sokuyor.
Bizim Türkçemiz, kendine mahsus
seda ve ahengiyle ileri gelen lisanlarla ön cephede yer almıştı. Yenisi, bu
sıfattan mahrumdur. Çene yoran acayip kelimelerle bezenmiştir. Eminim, okuma-yazma
bir tarafa, halkın ağız hareketlerini, konuşma tarzını bir hayli
değiştirmiştir. Elimde, yeni lisanla yazılmış bir kitap var. Muhteviyatı mevzuu
bahis değil, okumaya çalışıyorum. Telâffuzları dahi zor! O kelimeleri söylemeye
çalışırken kendimi aynada, elini muza uzatan şempanzenin yüz buruşturması gibi
gördüm!
Netice: Bizim güzelim lisanın
karakteri, şivesi, ahengi tarihe karışmış. Şayet istenen buysa ne âlâ! Velâkin
yine de yazık oldu Veli dayıya! Bu kuru lisanla nasıl edebiyat yapılır? Nasıl
şiir yazılır bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa lisanın zenginlikten fakirliğe
gitmiş olmasıdır. Bütün garp lisanları, Lâtince'den, Yunanca'dan kıyasıya
alınan kelimelerle vücut bulmuştur. Biz ise Arabî ve Farisîden alınan
kelimeleri kapı dışarı edip yerine acayiplikler koyuyoruz. Ne kadar yazık...