Birisi biraz farklı isimlendirilmişti: “Münşî” kelimesine TDK “yazar” değil “düzyazar” demişti. Şimdi onun da “düz”ünü düzlediler. “Edebiyatla uğraşan, edebî eser veren kimse”lere de “yazar” deniyor, “gazete köşe yazıları kaleme alan”lara da… Son yıllarda “şair” yerine bile “yazar” diyenleri sık sık görüyoruz.
Hele gençler arasında… (Bu cehaleti, yukarıda binlercesinden yalnızca bir tanesine işaret ettiğim “kelime değiştirme” çılgınlığı doğurup besliyor. “Türkçeye sahip çıkalım…” gibi muğlak, muallak ve yuvarlak sloganları dillerinden düşürmeyenler! Bu mesele sizin kafanızı hiç yordu mu? Sizin böyle bir derdiniz oldu mu?…)
Halbuki TDK’den önce “muharrir” ile “müellif” ve “musannif” aynı şeyler değildi. Mesela “musannif” kelimesi Kaamûs-i Türkî’deki izaha göre “kitab te’lif ve tahrir ve cem ve telfik eden” demekti. “Müellif” de benzer bir kelimeydi. “Muharrir” ise “1. Yazan, kâtip, müstensih. 2. Kaleme alan, tahriren ya’ni yazı ile ifade ve ifhâm eden, münşi” manasında kullanılırdı.
TDK’miz bu işe el atınca “müellif” ve “musannif” kaldırılıp ikisinin de yerine “yazan” getirildi. “Muharrir” ve “edîb” kelimelerine ortak karşılık olarak hem “yazar” hem “yazman” dendi. Sonra “yazman” unvanı onlardan alınıp “kâtip”lere verildi. Böylece “muharrir”lerin de “edîb”lerin de ellerinde sadece “yazar” kaldı. Gelgelelim bu “yazar” kelimesine sonradan iki ortak daha geldi: “Musannif” ile “müellif” de kendilerine devlet tarafından tahsis edilen yuvanın (yazan) darlığı yüzünden “yazar” dairesinde “muharrir” ve “edîb”in yanına sığındılar.
Nitekim TDK 1978’in Özleştirme Kılavuzu’nda “yazar” kelimesini “muharrir, müellif, edîb” için karşılık göstererek genişletti. TDK’nin “müellif” ve “musannif”i ortadan kaldırmak için ortaya çıkardığı “yazan” kelimesi bugün TDK lügatlerinde ortadan kaldırılmış. Evet, bir zamanlar anlı şanlı “müellif” ve “musannif”lerle aynı sahneye çıkarılan meşhur “yazan” şimdi kayıp… (Ne kadar ayıp, ne kadar ayıp!..)
Eskiden dar olan –ama var olan- yuvanın yerinde bugün yeller esiyor. Peki, şimdi “müellif” ve “musannif” mefhumları hangi kelimede yaşayacak? “Ölsün mü, n’eylesin?..” Kelimeyi ortadan kaldırdınız diyelim; peki, onun barındırdığı mânâ ortada mı kalacak? TDK’liler ne yapıp edip “edîb / muharrir / müellif / musannif / münşî” kelimelerini –Arapçadır diye– yok etmeye çalıştılar. Bazı lügatlerinde bu kelimeleri “eskimiş kelimeler”den bile saymadılar; Türkçede hiç olmamış, kullanılmamış gibi…
Mesela 1974’te çıkarttıkları Kitaplıkbilim Terimleri Sözlüğü’nde “muharrir” ve “musannif” kelimeleri o kitabın “Eski Terimler” listesinde bile yok. Sonunda “edîb / muharrir / müellif / musannif / münşî” gibi beş mefhum bir tek “yazar” potasında birbirine karışıp kayboldu… Yani beş kelime yerine bir tek kelime… Ya ne olacaktı?
Eğer öz Türkçeci olsaydım “hattat” yerine bir kelime uyduramamış olan TDK’ye kızardım. Bulamaz mıydı yani? Al eline “yaz-” kökünü, ona bir şeyler ekle, olsun bitsin. “Yazar, yazıcı, yazman, yazıt, yazım, yazın” şekilleri kullanılmış olduğu için başka bir şey bulmalı, Nurullah Ataç’ın “uza-yazar” (tarih-nüvist)” sözünü de geçelim. İşte buldum; uzyazar. Nasıl? “Uzman”ın güzel yazı (hüsnühat) yazan cinsi…
Ey TDK, artık kıymetimi bil, ayıp oluyor! Bak, senin Türkçeleştiremediğin kelimelere karşılık buluyorum. Daha önce de “ressam” için sizin adınıza ben karşılık bulmuştum; çizmen. Nurullah Ataç’ın “bedizci”sinden daha iyi değil miydi? Üstelik –kusura bakmayın ama– ben “uzyazar” diye bir harika salladım. Nurullah Ataç’ı bile solladım. Fakat –onun dediği gibi– “utku yırlamları söylemeğe kalkmıyorum.”
İşte Türkçe’nin “kurum”lu hâli: Beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on… kelime yerine bir kelime… Dile gaflet, dalalet, cehalet, felaket, rezalet, sefalet, zillet ve ölet… Uyuma ey millet!