evlet Bakanı Işılay Saygın’ın
yaptığı açıklamadan sonra, Türkçe diye bir dille konuştuğumuzun farkına vardık.
Dilimizin bazı ciddi problemlerinin olduğunu ve bunları, diğer problemlerimiz
gibi zamanın akışına bıraktığımızı görerek irkildik.
Oysa güzel Türkçemiz, Latin
harflerine geçtiğimiz günden beri, sürekli bozulma ve aşınma içinde…
Dilimiz günden güne eriyip yok
oluyor. Şimdi kısaca Türkçe’nin nerelerde ve nasıl bozulduğunu özetleyelim.
Türkçe’nin başına gelen ilk
felaket “Dil Devrimi”dir.
12 Temmuz 1932’de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” kuruldu.
Peyami Safa, o dönemi şöyle anlatıyor; “Türk
Dil Kurumu’nun çalışma ve tartışmalarının birinci safhasında tasfiyeciler ön plana
geçtiler. Atatürk onları destekledi. Türk Dil Kurumu, bilim ve felsefe
terimlerinin Osmanlıca ve Fransızcalarından mürekkep bir liste vücuda getirdi
ve üniversitelere, uzmanlara gönderdi. Onlardan yeni terimler vücuda
getirmelerini istedi. Cevaplar Kurum’un uzmanları tarafından incelendi. Son
şekillerini aldıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderildi. Okul
kitaplarına geçirildi.”
Tasfiyecilerin Maksadı Neydi?
Bu öyle ağır bir tasfiye
hareketiydi ki, bir süre sonra kimse kimseyi anlayamaz duruma düştü. Sonunda
Dil Kurumu’nu kuran Atatürk bile bu duruma isyan etti… Ama tasfiyecilik 1945
yılına kadar hız kesmedi. Bu seneden sonra orta yol tutulmaya çalışıldı ise de,
belli bir siyasi gücün (CHP) himayesi altında, 12 Eylül 1980 yılına kadar devam
etti. Bu dönemde tasfiyeciler, TDK’dan uzaklaştırıldı. Ve Türkçe’nin değerini
bilen bilim adamları, Kurum’da görevlendirildi.
Türkçe’de tasfiye hareketinin ana
maksadı neydi?..
Bu soruya çok çeşitli cevaplar
verildi. Ama biz esasını ortaya koyalım; Tasfiye hareketinin temel gayesi,
Türkçe’ye Kur’an-ı Kerim’den geçen kelime ve ıstılahları yok etmekti. Böylece
dil, dinden arındırılacak ve (laik) bir yapıya kavuşturulmuş olacaktı (!).
Dil devriminin Türkçe’yi
arılaştırmak gayesi ile yapıldığını söyleyenler, şu sorulara ve misallere cevap
veremezler; “müselles” yerine “üçgen”, “mektep” yerine “okul”, “umumi” yerine “genel”, “hakimiyet”
yerine “egemenlik”, kelimelerini
koyan dil devrimcileri, sırasıyla aynı kelimelerin, “trigon, ekol, general, hegemoni” olarak… Latince ve Fransızca
asıllı kelimeler olduğunu bilmiyorlar mıydı?..
Elbette biliyorlardı.
Ama onların istediği tek şey
vardı o da Türkçe’nin içindeki dini kelimeleri katletmek… Çünkü devrimin bu
çeşidi, sadece dilde değil, her alanda, bu manaya uygun olarak yürütüldü.
CHP ülkemiz gibi dilimizi de
fakirleştirdi.
Orta Asya Bizi Anlamıyor
Bu sözümüzü daha doğruluyor;
Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra Türk Cumhuriyetleri ile temasa geçtik.
Ve daha ilk temasta gördük ki, Türkçe’yi aslına kavuşturma iddiasıyla
başlatılan hareket, Orta Asya ile aramıza kalın duvarlar örmüştü. Cumhuriyet
öncesi döneminin Türkçesi ile çok rahat anlaşabileceğimiz Orta Asya Türkleri
artık bizi anlamaz olmuşlardır.
Oysa onlar da bir alfabe “kiril” ve dil devrimi geçirdiler… 70
yıllık uzun bir karanlık dönemden geliyorlar. Demek oluyor ki CHP’nin
gerçekleştirdiği devrim, Sovyet Devriminden çok daha sert ve tesirli
değişiklikler getirmiştir.
Bunları geçmiş dönemin hikayesi
diye anlatmıyoruz. Devrimci pusudadır. İşte misali;
Bundan önceki hükümet döneminde
(fırsat bu fırsat) diyerek CHP’li Seyfi Oktay kolları sıvadı. “Yasa Dilini Türkçeleştirme” adı
altında, CHP Dil Devrimini kendi bakanlığında yeniden hortlatmak istedi. Bunun
için Adalet Bakanlığı’nda komisyonlar kurdurdu. Ama çok şükür ömrü yetmedi.
Eğer bu “Devrimbazlık” devam
ettirilseydi, adliye lisanda yeni bir kaos yaşanacaktı. Mahkemeler “hakyerleri” öyle hukuki “törel” tesciller “yamlanmalar” yapacaklardı ki, bunları Türkçe’ye çevirmek için
arzuhalcilerin yanına bir de tilcik büroları açılacaktı.
Bugünkü Durum Da Kötü
Şimdiki durum biraz daha
farklıdır. Şimdi Türkçe aynı tasfiyeyi, Batı dillerinin istilası yüzünden
yaşamaktadır. İşin asıl facia yönüne ise, tasfiyenin halk tabakalarına doğru
yayılmış olmasıdır. Tanzimat Döneminde, böyle bir facia yaşadık. Ama, o
yıllarda tasfiyenin sirayeti, hiç değilse, birkaç monden kozmopolit çevre
içinde kalmıştı… Şimdi berber dükkânı açan vatandaş “Erkek kuaförü”, lokanta açan, “restaurant”
gıda pazarı açan ise “süpermarket”
tabelası asıyor…
Bu gidişe “Dur!” denilmesi gereklidir. Bu açıdan hükümetin TDK ile ortaklaşa
yürüttüğü çalışmayı doğru buluyoruz.
Ancak burada eklemek istediğimiz
bazı noktalar var;
Taassuba Düşmeden…
Herşeyden önce şunu bilelim; bu
ülkede kanunlar artık fazla bir şey ifade etmiyor. En azından bir iktidar
değişikliği halinde, başlanan ciddi işler bile, tersine çevrilebiliyor. İkinci
olarak her kanuni tedbir, boğucu bir bürokrasiyi beraberinde getiriyor. Bunun
normal sonucu ise, halkta bezginlik ve isyan duygularını kabartmak oluyor.
Bir diğer mesele ise şu; bilime,
teknolojiye ve bazı meslek dallarına ait terminoloji değiştirilemez. Bunların
dili, ortak kabul edilen bir dünya terminolojisi meydana getiriyor. Bu konuda
ülkeler arasında ufak tefek değişiklikler dışında, fazla bir farklılık yok.
Bu sebeple, Türkçe’yi kurtarmak
isterken, tersine bir taassubun ağına düşmemek gerekli…
Emredici olmaktan ziyade teşvik
edici olmaya itina etmek gerekiyor.
Ama öncelikle günlük dilimize
giren ve yaygınlaşan “yanıt, sorun, yaşam,
bağlam, olanak, gereksinim” vesaire gibi kaba, çirkin ve bozuk kelimelerden
işe başlamak gerekiyor.
Uydurma kelimeleri, uydurma
kültürlü, köksüz tiplerin ağızlarına çiklet yaptıklarını asla akıldın
çıkarmamalıyız.