il şuurunun uğradığı za’f ve sarsıntı neticesi, bizim insanımız bugün Türkiye’de tam mânâsiyle bir dil ikiliğinin içine düşmüştür. Makam masasının başında, kürsüde, mikrofon önünde başka bir dil, bir başka lügat tekellüm ediyor; evinde, sofrasında, dost meclisinde âilesi ile ahbapları ile de bir başka dil söyleşiyor.
Yazdığı konuştuğunda, konuştuğu yazdığında; okuduğu
söylediğinde, söylediği okuduğunda bir başka dil oluyor, bir başka
lûgatleniyor. Radyoda, televizyonda duyduğu dili hayatında bulamıyor; evinde,
sokakta konuştuğunu da onlarda kaybediyor.
İşte bu kargaşa tablosu içinde, Türk münevverlerinin dil
mes’elesinde tavrı diye bir mes’ele bütün ağırlığı ile ortaya çıkar. Tasfiye
hareketini, uydurmacılığı hiçbir suretle kabullenmeyenleri, ona teslim olmak
istemeyenleri bir tarafa bırakırsak, okumuş kesimin dil mes’elesinde sahnelenen
başlıca tip ve davranışları şunlardır:
En başta gelen, en sâri olan, dil züppeliği, arı dil
snobizmidir. Bir kısım “aydın”,
modern görünmek, çağa ayak uydurmuş gözükmek psikozu ile tasfiyenin dilini,
kendilerini alışılmıştan, eski sayılandan uzak yeni ve ileri göstermeği
sağlayan bir hususi lehçe gibi benimsemiştir. Onda düşünce kofluklarını, fikir
sathîliklerini bu moda lügatin getirdiği kelimelerin cilâ ve örtüsü ile
ambalajlamak imkânını da görmüşlerdir. Bu lehçenin lügatına sık sık başvurmak,
bilgi ve fikir boşluklarını kamufle etmekten başka, söylenen ve yazılanları
yeni diye satmağa da yaradığından çok revaçta bir tutum olmuştur.
Eski ve geri görünmemek için yeni ve moda kelimeleri
kullanmak psikozu, bugün cemiyetimizde zihinleri çok geniş ölçüde tesiri altına
almıştır. Bunun tezâhürlerini yeni ve eski her nesilden pek çok kimsede değişik
değişik derecelerde görmekteyiz. Eski nesillerdekilerden bu psikozun içine
girmiş olanların sayısı hiç de az değildir. Görmüş oldukları dil terbiyesi, dil
kültürleri bakımından yeni nesillerden farklı durumda bulunan yaş ve seviyedeki
kimselerin kendilerini bu psikoza kaptırmaları:
Kendini yeniye beğendirmek, kendini yeni kabul ettirmek,
gençlerin adamı olmak, onların benimsedikleri kimse kalmak; yâni, hep yeni
olmak, her zaman yeni kalmak, dâimâ yeninin içinde bulunmak gibi bir nevi nefis
koruması ihtiyacından da kaynaklanmaktadır. Delikanlı görünmek heveslisi ak
saçlının en aşırı spor kıyafetlere özenmesi, en göz alıcı modalara bürünmesi
neyse, bu da ona benzer.
Yeniyi benimsemiş çevreye onu taklid ederek, ona benzemeğe
çalışarak hoş görünmek zihniyeti aynı zamanda bir tavizci tavrın da ifadesi
oluyor. Bu noktadan bir tavizcilik, pek çok münevverimizde görülen yaygın bir
tutumdur. Yazının, sözün şurasında-burasına moda, yeni çıkma kelimeleri
bulundurmakla belirli bir çevreyi memnun etmek, bu suretle o taraftan
gelebilecek bazı tepkilerden kendisini mâsun tutmak, bu tavrın esâsını teşkil
eder.
Yeninin, o çevrenin rağbet etmediğinin, hoş karşılamadığının
yerine, moda olanın kullanılması ile hiç değilse zevâhir kurtarılmış
olmaktadır. Bir çoğunluk yeni lehçenin, samimi olarak benimsemediği lûgatine bu
yoldan hep taviz vermiştir. Vaziyet almaları, dil mes’elesinde inandıkları
hakikatleri müdâfaa etmeleri gerekenler, baskı gruplarının mevcudiyeti dolayısıyla
susmuşlar, rahatlarının kaçmaması için, yapılana karşı çıkmak yerine, böyle
taviz yolunu seçerek teslimiyet göstermişlerdir.
Kimi kısımda ise alınmış herhangi bir seçik tavırdan çok,
zihin insicamsızlığı kendini gösterir. Söz gelişi yüksek mevkide bir
yetkilidir. Dildeki gidişattan şikâyetçi olduğunu söyler. Hattâ bir dil
akademisinin mevcud olmamasına esef eder. Bunun kurulmaması için harekete
geçileceğini söyler, fakat bu arada bütün şikâyet mevzuu olan kelimeleri de
kullanmaktan geri kalmaz:
“Zorunlu”der, “bu nedenle” der, “kuşkusuz”
der, “olanak”, “olasılık”, “uygarlık
düzeyi” diye çeşitli sözler ifadesinde dizim dizim sıralanır. Burada bir
düşünce insicamcızlığı bahis konusudur. Bununla mâlûl okumuşumuz maalesef az
değil; en önde gelen makamlardan alt kademelere kadar her kesimde, hem de
dilciler arasında ona sık sık rastlamak mümkündür.