Türkiye’de Türkoloji

Prof. Dr. Fahri Unan 09.06.2014 3562

B
ugün Türklük bilimi olarak da isimlendirilen Türkoloji tâbirinin muhtevâsı ve şümûlü konusu Türkiye’de hâlâ açıklığa kavuşturulamamış gözüküyor. Türkoloji denince, sâdece Türk dili üzerine yapılan araştırmaları ve incelemeleri mi anlamalıyız, yoksa umûmî mânâda Türkleri ilgilendiren bütün bilgi dallarını mı düşünmeliyiz?

Türkiye’deki Türk dili mütehassıslarının mühim bir kısmının, Türkoloji kelimesini bir terim olarak münhasıran Türk dili araştırmalarıyla sınırlamayı tercih ettikleri söylenebilir.

Bugün Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Türk bilim adamlarının önüne gerilen “demir perde” büyük ölçüde aralanmıştır. Artık Türkiye dışı Türk dünyasına, Türkçe’nin muhtelif lehçelerinin konuşulduğu bölgelere gidiş-geliş imkânları artmıştır. Dolayısıyla Türkiye Türkü bilim adamlarının bu bölgelere giderek, araştırmalarını mahallî zeminde yapma fırsatları vardır. Söz konusu bölgelere gidiş-gelişler eskisine nispetle hayli artmış olmasına rağmen, bunlar rastgele, tesâdüfî ve sistemsiz; belirli bir plân çerçevesinde gerçekleştirilemediğinden, en mühimi de maddî açıdan ciddî destek görmediğinden, arzulanan netîceler alınamamaktadır. 

Türkiyat Enstitüleri Yetersiz

Ülkemizin muhtelif üniversitelerinde isimleri “Türkiyat Enstitüleri” olan kuruluşlar bulunmasına rağmen, bunların müstakil kadroları, bütçeleri, yönetimleri ve hepsinden mühimi sistemli ve plânlı çalışma hedefleri bulunmadığından; dahası târih veyâ edebiyat bölümü hocalarının kendi bölümlerindeki vazîfelerinden artan zamanlardaki mesâîlerine muhtaç durumda bulunmalarından dolayı, bu tür kuruluşların ciddî mânâda bir işe yaramadıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Benzer bir durum, yine Türkoloji’nin çalışma alanı içinde değerlendirilmesi gereken Türk tarihçiliği için de geçerlidir. Türkiye’de tarihçilik, ağırlıklı olarak Osmanlı dönemini, onun da son yüzyılını incelemeye hasredilmiş gibidir. 

Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemi üzerine yazdığı eserlerle kendisini dünya çapında kabul ettirmiş kaç tarihçimiz vardır? Bu sahada merhum Osmanlı Turan’ın yeri doldurulamamıştır. Fuat Köprülü gibi, bir ayağı edebiyatta, bir ayağı tarihte; bir taraftan Anadolu Selçuklu döneminin muhtelif konularını, öte taraftan Osmanlı’nın muhtelif meselelerini inceleyen; bütün bunlara ilâve olarak önümüze yeni metodolojik perspektifler sunan ikinci bir şahsiyetimiz de gözükmemektedir. Mevcut gidiş, yeni Ömer Lütfü Baran’ların, yeni Halil İnalcık’ların yakın gelecekte yetişebileceği konusunda hiç de ümit vaat etmiyor.

Selçuklu dönemine nispetle Osmanlı döneminin daha fazla incelendiği söylenebilir. Zengin malzeme sunma imkânı ile Osmanlı döneminin muhtelif meseleleri münferit çalışmalar halinde ele alınmakla birlikte, bu alanda da daha ziyâde tahrirlere veya sicil kayıtlarına dayalı klâsik dönem ekonomisi ve sosyal yapısı üzerinde durulmakta; Osmanlının asıl incelenmesi gereken eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyası ciddî mânâda, isimleri bir çırpıda sayılabilecek az sayıdaki ilim adamı tarafından çalışma konusu yapılabilmektedir. 

Bu çok mühim alanlarda hatırı sayılır çalışmalar yapabilmek için ciddi bir birikim ve donanıma ihtiyaç duyulduğu açıktır. Osmanlı kültür dünyasını iyi tahlil edebilmek için, ciddi bir tarihçilik nosyonu yanında, tarîkat ve tasavvuf hayatından kitâbî İslâm bilgisine kadar sağlam bir İslâmî bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır. Sadece bu da yeterli değildir; bir de bunun kadar mühim kaynak dili bilgisi gereklidir. Osmanlı dönemi Türkçesi’nin yanına bir Batı dilini eklemek sûretiyle Osmanlı veya Selçuklu tarihçiliği yapmak mümkün değildir. 

Dolayısıyla, en azından bir Batı dilinin yanında, Osmanlı döneminin eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyasını lâyıkı veçhile inceleyebilmek için Arapça ve Farsça gibi İslâm kültür dünyâsının iki mühim dilinin de –hiç değilse kaynaklardan bilgi derleyecek ölçüde – bilinmesi zarûreti, Osmanlı dönemini çalışma alanı olarak seçen tarihçilerimizi daha az birikim gerektiren konulara yöneltmekte; sadece arşiv materyallerinin dili olan Osmanlı dönemi Türkçesi ile Osmanlı tarihçiliği yapmaya zorlamaktadır. 

Bu alanda dünya çapında ciddî araştırmalar yapan ve eser veren tek ilim adamı olarak bugün aklıma sadece Ahmet Yaşar Ocak ismi geliyor. Ne yazık ki, ikinci bir ismi hatırlamıyorum. Çalakalem ortaya konan çalışmaları ise anmak istemiyorum.

Türkiye’de dünya çapında Selçuklu tarihçisi yetişmemesinin mühim bir sebebi de yine kaynak dili yetersizliği olsa gerektir. Arapça ve Farsça bilmeden ciddî Osmanlı kültür tarihi araştırmaları yapmak nasıl mümkün değilse, iyi bir Selçuklu dönemi tarihçisi olmak da neredeyse imkansızdır; çünkü söz konusu dönemin temel kaynakları Türkçe’den ziyâde bu iki dille yazılmıştır. Bu alandaki yetersizliği, kendilerine meslek olarak tarihi seçmiş kimselerin kâbiliyetsizliklerine bağlamak da mümkün değildir.

Sosyal Bilimlere Önem Verilmedi 

Türk eğitim sistemi ve mevcut üniversite yapısı, tarihin de içinde bulunduğu sosyal bilimleri ciddiye almamış ve bu alanların önünü açacak imkânları, belki de bilerek, hazırlamamıştır. Türk eğitim sisteminin ve üniversite zihniyetinin gözde çalışma alanları, fen bilimleriyle sınırlandırılmış gibidir. Sosyal bilimler ise Cumhuriyet tarihi boyunca üvey evlat muâmelesi görmüştür. 
Fen bilimleri alanında yetiştirilmek üzere Batı’ya sayısız bilim adamı namzedi gönderilmiş olmasına rağmen, yukarıda sözünü ettiğimiz alanlarda ilim adamı için İran’a veya Arap ülkelerine talebe göndermekten kaçınılmıştır. İdeoloji ve rejim saplantısı ile bundan ısrarla uzak durulmuştur. Kendi imkânlarıyla kendilerini yetiştirmeye çalışanlar ise, ancak imkânlarının ölçüsü nispetinde başarılı olabilmişlerdir. 

Kabûl ediyoruz; en azından metodoloji ve rasyonel bir zihniyet ihtiyâcı Batı’ya talebe göndermeyi gerekli kılıyordu. Ancak, bu metodolojinin ve akılcı tavrın hizmetine verilecek kaynak dillerine de ihtiyaç vardı. Kaynaklara ulaşamadıktan sonra, sadece metodoloji ve Batı ilim zihniyeti tek başına ne kadar yararlı olacaktır?

Şimdiye kadar Türkoloji’nin şu veya bu şekilde daha fazla ilgi alanında görülmüş olan umûmî Türk tarihçiliği de övünülecek seviyede görülmüyor. Dünya çapında adından söz ettiren kaç tane Türkiye dışı Türk tarihi mütehassısımız vardır? Ben bilmiyor. 

Sovyetler Türk Topluluklarının Birbirleriyle İlgilerini Kesti

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Türk cumhuriyetlerin deki durum da bizden pek farklı değildir. Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Azerbaycan’da, hatta Tataristan’da pek çok tarihçi bulunmasına rağmen, bunların neredeyse tamamı sadece kendi ülkelerinin tarihleriyle ilgilenmektedirler. Mesela, kendi etnik yapılarını oluşturan kabilelerin bütün teferruat bilgilerine sahip olan Kırgız tarihçiler, yanı başlarındaki Kazak tarihi ile ilgili olarak Türkiye’deki Türk tarihçileri kadar bile bilgi sahibi değiller. 

Aynı durum Kazak tarihçileri için de, diğerleri içini de geçerlidir. Sovyet eğitim sistemi, şuurlu bir şekilde, bu Türk topluluklarının yek-diğeri ile ilgilenmesinin önünü tıkamış; mesela Fârâbi’yi Kazaklara, Manas’ı Kırgızlara, Nevâyî’yi Özbeklere, Mahdum Kulu’nu Türkmenlere tahsis etmek sûretiyle, her birine ayrı bir etnik kimlik şuuru kazandırmaya çalışmış ve hatta tarihten gelen kabîle asabiyelerini körükleyerek, birbirinden farklı olduğunu düşünen sunî milliyet oluşturma yoluna gitmiştir. 

Bir zamanlar ortak bir yazı dili kullanan ve dolayısıyla en azından okumuşları birbirini kolayca anlayan Türkiye dışı Türk dünyası, bugün ancak Rusça aracılığıyla yek-diğerini anlar hale getirilmiştir. Buralarda Batı Türklüğü’nün tarihi, Selçuklu veya Osmanlı dönemi hakkında ise, hiçbir şey bilinmiyor dense yeridir. Türkiye Türkçesi bilgileri de tarih bilgilerinden ileri değildir.

Türkiye Merkez Olmalı

Bütün Türkleri ilgilendiren Türkoloji alanında Türkiye’nin merkez haline getirilmesi şarttır. Bizim insanlarımızın bizimle ilgili konular üzerinde mütehassıs olmaları için Batı ülkelerine gitmeleri, oralarda yıllarca tahsil görmeleri gurur kırıcıdır. Bu sebeple, Türkiye’nin Türkoloji’nin merkezi, yani en iyi öğrenildiği yer haline gelebilmesi için bizce yapılması gereken şudur:

Önce geniş imkânlara sahip güçlü bir Türkiyat Enstitüsü kurulmalı; bu enstitü bünyesinde temel Türk lehçeleri üzerinde faaliyet gösterecek kürsüler veya anabilim dalları yahut şubeleri açılmalı; her kürsü, dal veya şubede o alanın bilgilerine sahip yeterli sayıda mütehassıs istihdam edilmeli; bunların bürokratik işlerle uğraşmalarını gerektirmeyecek bir yapı oluşturulmalıdır. 

Bu bilim adamlarının doğrudan eğitim-öğretim faaliyetleriyle meşgul olmamaları ve bütün zamanlarını kendi çalışma alanlarıyla uğraşacak şekilde değerlendirmeleri gerekir. Kendilerine, ihtiyaç duydukları takdirde söz konusu Türk lehçelerinin konuşulduğu ülkelere, gerekirse defalarca gitmelerine, belirli sürelerle oralarda kalmalarına imkân sağlanmalıdır.  Böylece yürütülen araştırmalar ve çalışmalar mahallî alan bilgisi ile takviye olunacaktır. Böyle bir yol takip edildiği takdirde, bir süre sonra, köklü bir Türkoloji geleneğinin kendiliğinden oluşmaya başladığı görülecektir. 

Bu yolla üretilen bilgiler, artık üniversitelere dağılmış bulunan diğer tarihçiler, edebiyatçılar, dilciler, halk edebiyatçıları ve öteki bilim dallarına mensup ilim adamlarınca kolayca kullanılabilecek, tahlil ve terkipler yapılabilecek, eserler kaleme alınabilecektir. İşte o zaman dünyaca tanınmış ve otorite haline gelmiş Türkologlarımız da yetişmiş olacaktır. Aksi takdirde, muhtelif üniversitelerde sınırlı ders saatlerine sıkıştırılmış Türk lehçeleri dersleriyle Türkolog yetiştirmek mümkün olmayacaktır. 

Aynı şekilde, ağır ders yükü altında bütün zamanlarını eğitim-öğretim faaliyetleriyle dolduran veya bürokratik meşguliyetlerle vakitleri hebâ eden ilim adamlarının, ancak boş zaman buldukları takdirde uzmanlık alanlarıyla ilgilenmeleri de Türkoloji’yi geliştiremeyecektir. 

İlgili Makaleler

Medeniyetimiz
Kars'ın Hazin Günü
Ç
ar Nikola’nın güvenip Kafkasya’ya genel vali olarak gönderdiği Varansov Taşkov ciddi bir enerji sahibiydi. Türkler arasındaki kaynaşmayı ve çalışmayı da görerek bu azimlerini yenmek için, Çar’dan aldığı direktifle Kars’ta bir abide yapılmasına karar verdi. Bu abide, 93 Harbi’nde Kars’a giren ilk Rus askerlerinden,…
Medeniyetimiz
Türk Asrı!
C
ihan imparatorluğumuzu kaybettiğimiz geçen asır boyunca adeta sürünerek, burnumuzdan soluyarak, tarihin hiçbir devrinde olmadığımız şekliyle edilgen (büyük güçlerin uydusu) bir halde yaşadık.

Çağımızın ünlü mütefekkiri (düşünür) üstad Necip Fazıl, bu korkunç durumu, şu ibretlik cümlesi ile dile getirir: ‘O yükseklik, o…
Türk Asrı!
Medeniyetimiz
1915'te Çanakkale’de Türk

İngiliz’in vakit vakit gemi ile siperden

Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü
Hızlı hızlı geçiyordum, tehlikeli bir yerden
Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü.
Böyle büyük görünen şey pek küçük bir insandı.
Fakat bana çok dokundu ayaklarım bağlandı.

          **********

Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler…

1915'te Çanakkale’de Türk
Medeniyetimiz
Müstesna Bir Padişah IV. Murad Han
B
ağdat Fatih'i IV. Murad Han üstün zeki, çok güçlü, kahraman, cesur bir padişah idi. Bu yöndeki bazı hususiyetleri aşağıdadır:

“Korku hissine tamamen yabancıydı. Yayını çektiği bir ok, bir tüfek mermisinden daha uzağa giderdi. Attığını derhal devirmede mâhir idi. Ağabeyi II. Osman (Genç Osman) gibi bütün sporlarda en…
Müstesna Bir Padişah IV. Murad Han
Medeniyetimiz
Konya'nın Unutulan İslâm Âlimi: Abdullah Fevzi Efendi
A
bdullah Fevzi Efendi (Tanrıkulu), 1883 yılında Konya’nın Bozkır ilçesi Hocaköy’de doğdu. Babası Yusuf Efendi, annesi Fatma Hanım’dır. Baba ve dedeleri de kendisi gibi ilim ve tasavvuf ehlidir. İlk tahsilini köyünde yaptıktan sonra Konya’ya geldi. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Konya’nın ilim erbabı ve eşrafının…
Konya'nın Unutulan İslâm Âlimi: Abdullah Fevzi Efendi
Medeniyetimiz
Valide Sultan’ın Vakfiyesi
İ

stanbul’da Hadice Turhan valide sultanın, 1597 yılında başlatıp 1665 yılında tamamlattığı Yenicamii külliyesinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde Yenicamii kitapları arasında 150 numarada kayıtlı 168 sayfalık Türkçe bir vakfiyesi vardır. 19x30 cm ebadında bu vakfiye, mimari külliye kadar değerlidir. Terazinin bir gözüne…

Valide Sultan’ın Vakfiyesi
Medeniyetimiz
Barbaros Hayreddin Paşa’nı Fransa Seferi
B
arbaros Hayreddin Paşa Fransa'nın Osmanlılar'dan yardım isteği üzerine 28 Mayıs 1543'te yüz on gemilik bir filo ile Nice seferine çıktı. Mesina, Reggio ve Ostia gibi İtalya sahillerini vurduktan sonra Marsilya'ya vardı. Burada Fransızlar tarafından merasimlerle karşılandı. 

On altı gün Marsilya'da kalan Hayreddin Paşa,…
Barbaros Hayreddin Paşa’nı Fransa Seferi
Medeniyetimiz
Kıbrısın Fethi
A

ltıncı Taaruz

Bundan önceki beş taarruzda Türkler istedikleri neticeyi elde edememişlerdi. 1 Ağustos 1571 Çarşamba sabahı altıncı Türk taarruzu başlatıldı. Bu taarruzda ellerinde gürzleri olduğu halde komutanların da taarruza katıldıkları görülüyordu. Bu hadise askerleri coşturmuştu. Çok şuurlu ve akıllıca bir ölçü…

Kıbrısın Fethi
Medeniyetimiz
Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar
T

oplumları bozan en mühim sebep taklittir. O bozulma dönemi başlamaya görsün. Süreç çok çabuk gelişir.

Batı tâlim ve terbiyesi (eğitim ve öğretimi) kendi istikâmetinde milletimizi yönlendirmeye başladı. Şimdi ufak değişmelerle bu eğitim yıllardır devâm ediyor. Mustafa Necâti ile başlayan seküler eğitim…

Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar
Medeniyetimiz
Bu Medeniyetten Ders Çıkarmalıyız
M
üslüman olmadıkları hâlde, davet edildikleri toplantıda İslama ve Müslümanların ilim ve fen sahasındaki  çalışmalarına  hayranlıklarını ifade eden  iki konuşmacının beyanları şöyledir:

Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin yönetim kurulu başkanı Bayan Carly Fiorina, ana konuşmacı olarak davet edildiği, "Te…
Medeniyetimiz
Maarif Modelinde “Türk Dünyası” Vurgusu!
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” tek boyutlu tartışıldı ve çoktan gündemden çıktı.

Atalarımızın “Marifet iltifata tabidir/İltifatsız meta zayidir” kabilince biz her zaman iyiye iyi, yanlışa yanlış, doğruya doğru, güzele güzel demeye devam edeceğiz. Çünkü kalem mesuliyeti bunu gerektirir.
 
Önce bir eleştiri ile başlayalım.…
Medeniyetimiz
Biz Kimiz
B
iz Türkler doğulu bir milletiz. Milletler arenasına çıktığımız günden beri hep hareket (göçebe) halindeyiz. Güneşten (doğudan) aldığımız ışıkla hep yine güneşi takip ederek batıya doğru koştuk.

Tarih boyu biz Türlerin devlet ve millet ışığımız hiç sönmedi. Yıkılan her bir devletimizin külleri üzerinden yeni bir devlet…
Biz Kimiz