SULTAN ABDÜLHAMİT HAN ÇOK İNTİZAMLI VE VAKARLI İDİ

Numan Aydoğan Ünal 14.02.2024 692
E
resim
ski bir İttihat Terakki mensubu, tarihçi, gazeteci-yazar Ziya Şakir’in, 1930’lu yılların gazetelerinde tefrika edilen makaleleri, daha sonra “Abdülhamid Han’ın Son Günleri” ismiyle neşredildi. Adı geçen kitaptaki bazı hususları özetleyerek aşağıya sunuyoruz. 

Sultan Hamid'in en dikkate şayan hususiyeti, her gün hiç şaşmayan devamlı meşguliyeti idi. Bu meşguliyet, daha banyoda iken baş gösterirdi. Banyodan çıkan Sultan Hamid, sevgili hanımı Müşfika kadın efendi ve sadık kalfası Sırrıcemal kalfanın yardımlarıyla iyice kurulandıktan sonra, oradaki bir şezlonga uzanır, henüz gelmiş olan sabah gazetelerini uzun uzadıya ve büyük bir dikkatle gözden geçirirdi. 

Gazeteleri okurken, siyasi havadis ve haberlere katiyen ehemmiyet vermezdi. Çünkü bunların en mühimleri, hususi surette daha evvel kendisine arz edildiği için, tekrar bunları okumakla vakit kaybetmek istemezdi. En ehemmiyetle okuduğu şeyler; dahili havadislerle zabıta vak’aları idi. Zabıta vak’alarına ehemmiyet verdiği de sebepsiz değildi. Mesela; falan yerde bir cinayet, veyahut sirkat vak’ası olmuş. Faili de ele geçmemiş. Sultan Hamid, derhal buna işaret koyardı. Artık her gün gazetelere bakar, o failinin bulunup bulunmadığına dair bir havadis arardı. Eğer üç beş gün aradan geçer de, henüz failin yakalanmasına dair gazetelerde bir havadis göremezse, derhal Zaptiye Nâzırı Şefik Paşa’yı saraya çağırır; -dolaylı- sorguya çekerdi. 

Hünkâr, gazetelerini okuyup bitirdikten sonra elbiselerini giyinir; kendisine yardım ettiklerinden dolayı Müşfika kadın efendi ile Sırrıcemal kalfaya teşekkür eder; dar bir koridordan, nöbet odasının duvarına bitişik, küçük bir salona geçerdi. Ve, nöbet odasının zilini çekerdi. Bu zilin çekilmesi; artık Sultan Hamid’in işe başlamış olmasına alâmetti. 

Evraklar Getirilsin!

Zil çekilir çekilmez, nöbet odasında bekleyen musâhiplerden biri, içeri girerdi. Sultan Hamid bu musâhibe: 
"Evrakı getirsinler!" derdi. Musâhip, sür’atle nöbet odasına girer, beş on dakika, bazen de yarım saatten beri orada bekleyen başkâtibe, veyahut nöbetçi kâtibine: ‘‘Efendimiz evrakı istiyorlar’’, diye haber verirdi. 

Sultan Hamid’in istediği evrak; bir gün evvel, ikindi vaktinden itibaren başkitâbet dairesine gelir ve bazen adedi yüzleri geçen resmî ve hususi “maruzat”tan teşekkül eden evrakın “mühim ve acil” olanları gecenin hangi saatinde olursa olsun Sultan Hamid’e arz edilirdi. Ancak, mühim ve acil olmayanları, başkâtibin masası üzerinde biriktirilirdi. 

Başkitâbet’e teslim edilen evrak, ister resmî ve ister hususi olsun; üzerine derhal saat ve dakika yazılırdı. Başkâtibin masası üzerinde, “resmîler” bir tarafa “hususiler” de diğer tarafa ayrılırdı. Sabaha karşı, her iki evrak kümesi, hülâsaten bir deftere kaydedilirdi. Ve Sultan Hamid uykudan kalktığı zamana kadar beklenirdi. 

Sultan Hamid, uykudan uyanıp da, “harem kapısı”nın açılmasını emrettiği dakikada; bir gün evvel ikindiden itibaren o dakikaya kadar birikmiş olan evrak, kaydedilen hülâsa defteriyle beraber bir torbaya yerleştirilir. Başkitâbet dairesinde bulunan “etüv” makinesinden (dezenfekte cihazı) geçirilirdi. Başkâtip eğer izinli ise, nöbetçi kâtiplerinden biri bu torbayı alır, nöbet odasına gelir. Orada, Sultan Hamid’in banyodan çıkarak nöbet odasına geçip zil çekmesini beklerdi. 

Zil çekilip de musâhip vasıtasıyla haber gelir gelmez; başkâtip derhal huzura girerdi. Oradaki bir yazı masasının üzerinde torbayı açarak evrakı çıkarır; bu evrakın hülâsalarını ihtiva eden defteri, hünkâra takdim ederdi. 

Hünkâr, evvelâ bu deftere göz gezdirirdi. Kendince mühim gördüğü kâğıtlar varsa, evvelâ onları okumayı tercih ederdi. Sonra, sırasıyla diğerlerini isterdi. 

Sultan Hamid; üşenmeden, yorulmadan, bu yüzlerce evrakı gözen geçirirdi. Bunlardan icap edenleri, kendi yanında alıkoyar; lazım gelenlere ayrı ayrı cevap verirdi. 

Bu cevapları, kendi yazmazdı. Söyler, yazdırırdı. Ve, söyleyerek yazdırdığı bu cevaplar o kadar düzgün çıkardı ki, ekseriya başkâtip veyahut alâkadar kâtipler tarafından bunların bir kelimesini tebdil veyahut tashihe ihtiyaç kalmazdı. 

Fevkalâde İntizam 

Sultan Hamid’in en ehemmiyet verdiği cihet, her işte olduğu gibi saray kitâbet dairesinde de fevkalâde intizamdı. Kat’i olarak söyleyebilirim ki, o tarihte Osmanlı hükümetinin hiçbir dairesinde, Mabeyin Başkitâbet’inin intizamını aramak ve bulmak mümkün değildi. 

Bu dairenin kapısından giren bir kâğıt, hiç kimsenin ehemmiyet vermeyeceği derecede âdi bir şey olsa bile, gene derhal üzerine “saat ve dakika” işareti konulur, son derecede muntazam olan evrak defterine kaydedilir, mutlak ve mutlak, Sultan Hamid’e verilirdi. 

Başkitâbet dairesinin bu intizamını, bizzat sultan Hamid temin ederdi. Çünkü, muhtelif vasıtalarla, sık sık kontrol ettirirdi. 

Aynı zamanda, kendisi de bu intizama fevkalâde riayet ederdi. Yanında alıkoyduğu evrakın işi bittikten sonra, bunları bir zarfa doldurur, zarfın üzerine kendi eliyle tarih, saat ve dakika yazar, imza yerine de “malûm” kelimesini koyar, en emin bir adamıyla başkâtibe gönderirdi. 

Muamelesi biten ve sarayda kalması icap eden kâğıtlar, “Evrak Hazinesi” denilen taştan yapılmış, demir kapılı, demir parmaklıklı, sağlam kilitli büyük bir odada muhafaza edilirdi. Yangın tehlikesinden masun kalması için, etrafı tamamıyla açık olan bu oda, Sultan Hamid’in otuz üç senelik saltanat hayatına ait bütün evrak ve vesaikin, hakikaten çok ciddi ve son derece muntazam bir hazinesi idi. 

Bu uzun ve derin düşünceli hükümdar, devletin en mühim siyasi hadisesinden, kendisine takdim edilen en basit ve sefil bir jurnal kâğıdına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle bütün bunları burada muhafaza ettirmişti. Mesela, yirmi sene evvel, herhangi bir meseleye ait olursa olsun, el kadar bir kâğıt parçasını arayıp bulmak, en nihayet on dakikalık bir işti. 

Tetkik edilecek evrak çok olduğu zaman, Sultan Hamid’in bu meşguliyeti bazen saatlerce sürerdi. Bu müddet zarfında, mütemadiyen kahve ve sigara içerek başını kâğıtlardan kaldırmayan hünkâr, çok tabiidir ki dimağında mühim bir yorgunluk hissederdi. Onun için bu işlerini bitirir bitirmez, bahçede hafif bir gezinti yapar, dimağ yorgunluğunu gidermek için kendi hususi marangozhanesine girerdi. 

Marangozhanede Çalışırdı 

Bu marangozhane, ikametgâhının arka tarafında, büyücek bir salondan ibaretti. Fakat Avrupa’dan getirtilmiş olan en kıymetli marangoz aletleri mevcuttu. Sultan Hamid, hakikaten bir hayli sanatkârane eserler vücuda getirmişti. Ve bunların hemen hepsini de şehzadelerine, Sultanlarına, yerli ve ecnebi dostlarına hediye etmişti. 

1897 Yunan harbi başladığı zaman, Sultan Hamid pek endişeli ve heyecanlı günler geçirmişti. 93 Rus harbinin mağlûbiyet acısını bir türlü unutamayan hünkâr, bu harpte de mağlûbiyet ihtimalini düşündükçe, artık hiçbir yerde durup oturamayacak hale gelmişti. Fakat, ordunun zafer haberleri tevâli etmeye (artmaya) başlar başlamaz artık son derecede neşelenmişti. İşini gücünü bırakıp marangozhaneye kapanarak yeni bir işe girişmişti. 

Bu yeni iş, baston yapmaktan ibaretti. Padişahın, marangozhaneye kapanarak birçok bastonlar yaptığını gören ve duyan saray halkı: “Allah, Allah.. Efendimiz, bu kadar bastonu ne yapacak, acaba?..” diye, telaşa düşmüşlerdi. 

Harp, bir ay sürmeden bitmişti. Sultan Hamid, bu harpte yaralananların hemen hepsini İstanbul’a getirtmiş; muhtelif hastanelere yerleştirmişti. Yıldız sarayının karşısında geçici bir hastane yaptırarak bir kısmını da bu hastanede tedavi ettirmişti. 

Bir gün, bu hastaneyi bizzat ziyaret etmişti. Yaralı nefer ve zabitlerin karyolalarını birer birer gezmişti. Bunlara ayrı ayrı iltifatlarda bulunduktan sonra, bastonla yürüyebilecek kadar iyi olanların isimlerini tespit ettirerek, marangozhanesinde, kendi eliyle yapmış olduğu bastonları, bunlara hediye olarak göndermişti.”

Ziya Şakir’in yukarıdaki yazılarından Sultan Abdülhamit Han’ın devlet ve millet işlerinde ne büyük bir hassasiyet gösterdiği ve askerlerine de ne kadar çok merhametli olduğu anlaşılıyor. 


Sultan Abdülhamid Han'ın Cesaret ve Vakârı                                                                                                    

Düşmanları tarafından korkak ve evhamlı diye iftira edilen Sultan Abdülhamid Han, gerçekte vakur ve çok cesur idi. Aşağıdaki hadise onun bu hususiyetlerini açıkça göstermektedir: 

Amiral Sir Henry Woods, Dolmabahçe Sarayında bir bayramlaşma esnasında meydana gelen zelzelede şahit olduğu bir hadiseyi şöyle anlatıyor: 

“Ünlü İstanbul zelzelesi, böyle bir muâyede (bayramlaşma) sırasında oldu ve ben, Muâyede Salonu'nda idim. Sadrâzam ve nâzırlar tebriklerini arz etmiş, en kıdemli vezirlere sıra gelmişti ki, ortadaki muazzam avizenin zangırdadığını duydum. Baktım, diğer âvizeler de sallanıyordu. Büyük âvizeden büyük bir parça kopmuştu, teşrifat-ı umûmiyye nâzırı Vezir Münir Paşa'nın tepesine düşmek üzere idi. Zeminin, ayağımın altında gidip geldiğini hissettim. 

Japonya'da ve Güney Amerika'da pek çok zelzele görmüştüm. Zelzele olduğunu hemen anladım. Sıvalar düşmeye ve pencere damları çatlamaya başladı. O anda büyük panik oldu. Sivil ve asker, Dolmabahçe Camii avlusuna açılan pencerelere koşup oradan dışarıya atlamak istiyorlar, tavanın başlarına yıkılacağından korkuyorlardı. Heyecanını gizleyen ve itidâlini kaybetmeyen tek şahıs, Sultan II. Abdülhamid idi. 

Yaşlı hâriciye nâzırı Said Paşa ile birkaç kişi, Pâdişâha, salonu terk etmesi için yalvarıyorlardı. Abdülhamid Han, kulak asmadı. Tahttan kalktı. Hünkâr başimâmını çağırdı. Duâ etmesini emretti. İmâmın dâvûdî sesiyle yaptığı duâyı hiç unutamayacağım, tüylerim diken diken oldu. Duâ bitti ve zelzele de bitti. (Amiralin burada bahsettiği dua Kur’an-ı Kerim tilavetidir.)

Padişah, muâyedenin devamını emretti. Hiçbir şey olmamış gibi tebrikleri kabule başladı. Ama kısa fasılalarla yer sarsıntısı da devam ediyordu ve herkesin korkudan benzi solmuştu. Tavana yakın husûsi bölmelerdeki elçiler, korkudan ne yapacaklarını şaşırmışlar ve paniğe kapılmışlardı.”










İlgili Makaleler

Medeniyetimiz
Kars'ın Hazin Günü
Ç
ar Nikola’nın güvenip Kafkasya’ya genel vali olarak gönderdiği Varansov Taşkov ciddi bir enerji sahibiydi. Türkler arasındaki kaynaşmayı ve çalışmayı da görerek bu azimlerini yenmek için, Çar’dan aldığı direktifle Kars’ta bir abide yapılmasına karar verdi. Bu abide, 93 Harbi’nde Kars’a giren ilk Rus askerlerinden,…
Medeniyetimiz
Türk Asrı!
C
ihan imparatorluğumuzu kaybettiğimiz geçen asır boyunca adeta sürünerek, burnumuzdan soluyarak, tarihin hiçbir devrinde olmadığımız şekliyle edilgen (büyük güçlerin uydusu) bir halde yaşadık.

Çağımızın ünlü mütefekkiri (düşünür) üstad Necip Fazıl, bu korkunç durumu, şu ibretlik cümlesi ile dile getirir: ‘O yükseklik, o…
Türk Asrı!
Medeniyetimiz
1915'te Çanakkale’de Türk

İngiliz’in vakit vakit gemi ile siperden

Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü
Hızlı hızlı geçiyordum, tehlikeli bir yerden
Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü.
Böyle büyük görünen şey pek küçük bir insandı.
Fakat bana çok dokundu ayaklarım bağlandı.

          **********

Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler…

1915'te Çanakkale’de Türk
Medeniyetimiz
Müstesna Bir Padişah IV. Murad Han
B
ağdat Fatih'i IV. Murad Han üstün zeki, çok güçlü, kahraman, cesur bir padişah idi. Bu yöndeki bazı hususiyetleri aşağıdadır:

“Korku hissine tamamen yabancıydı. Yayını çektiği bir ok, bir tüfek mermisinden daha uzağa giderdi. Attığını derhal devirmede mâhir idi. Ağabeyi II. Osman (Genç Osman) gibi bütün sporlarda en…
Müstesna Bir Padişah IV. Murad Han
Medeniyetimiz
Konya'nın Unutulan İslâm Âlimi: Abdullah Fevzi Efendi
A
bdullah Fevzi Efendi (Tanrıkulu), 1883 yılında Konya’nın Bozkır ilçesi Hocaköy’de doğdu. Babası Yusuf Efendi, annesi Fatma Hanım’dır. Baba ve dedeleri de kendisi gibi ilim ve tasavvuf ehlidir. İlk tahsilini köyünde yaptıktan sonra Konya’ya geldi. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Konya’nın ilim erbabı ve eşrafının…
Konya'nın Unutulan İslâm Âlimi: Abdullah Fevzi Efendi
Medeniyetimiz
Valide Sultan’ın Vakfiyesi
İ

stanbul’da Hadice Turhan valide sultanın, 1597 yılında başlatıp 1665 yılında tamamlattığı Yenicamii külliyesinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde Yenicamii kitapları arasında 150 numarada kayıtlı 168 sayfalık Türkçe bir vakfiyesi vardır. 19x30 cm ebadında bu vakfiye, mimari külliye kadar değerlidir. Terazinin bir gözüne…

Valide Sultan’ın Vakfiyesi
Medeniyetimiz
Barbaros Hayreddin Paşa’nı Fransa Seferi
B
arbaros Hayreddin Paşa Fransa'nın Osmanlılar'dan yardım isteği üzerine 28 Mayıs 1543'te yüz on gemilik bir filo ile Nice seferine çıktı. Mesina, Reggio ve Ostia gibi İtalya sahillerini vurduktan sonra Marsilya'ya vardı. Burada Fransızlar tarafından merasimlerle karşılandı. 

On altı gün Marsilya'da kalan Hayreddin Paşa,…
Barbaros Hayreddin Paşa’nı Fransa Seferi
Medeniyetimiz
Kıbrısın Fethi
A

ltıncı Taaruz

Bundan önceki beş taarruzda Türkler istedikleri neticeyi elde edememişlerdi. 1 Ağustos 1571 Çarşamba sabahı altıncı Türk taarruzu başlatıldı. Bu taarruzda ellerinde gürzleri olduğu halde komutanların da taarruza katıldıkları görülüyordu. Bu hadise askerleri coşturmuştu. Çok şuurlu ve akıllıca bir ölçü…

Kıbrısın Fethi
Medeniyetimiz
Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar
T

oplumları bozan en mühim sebep taklittir. O bozulma dönemi başlamaya görsün. Süreç çok çabuk gelişir.

Batı tâlim ve terbiyesi (eğitim ve öğretimi) kendi istikâmetinde milletimizi yönlendirmeye başladı. Şimdi ufak değişmelerle bu eğitim yıllardır devâm ediyor. Mustafa Necâti ile başlayan seküler eğitim…

Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar
Medeniyetimiz
Bu Medeniyetten Ders Çıkarmalıyız
M
üslüman olmadıkları hâlde, davet edildikleri toplantıda İslama ve Müslümanların ilim ve fen sahasındaki  çalışmalarına  hayranlıklarını ifade eden  iki konuşmacının beyanları şöyledir:

Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin yönetim kurulu başkanı Bayan Carly Fiorina, ana konuşmacı olarak davet edildiği, "Te…
Medeniyetimiz
Maarif Modelinde “Türk Dünyası” Vurgusu!
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” tek boyutlu tartışıldı ve çoktan gündemden çıktı.

Atalarımızın “Marifet iltifata tabidir/İltifatsız meta zayidir” kabilince biz her zaman iyiye iyi, yanlışa yanlış, doğruya doğru, güzele güzel demeye devam edeceğiz. Çünkü kalem mesuliyeti bunu gerektirir.
 
Önce bir eleştiri ile başlayalım.…
Medeniyetimiz
Biz Kimiz
B
iz Türkler doğulu bir milletiz. Milletler arenasına çıktığımız günden beri hep hareket (göçebe) halindeyiz. Güneşten (doğudan) aldığımız ışıkla hep yine güneşi takip ederek batıya doğru koştuk.

Tarih boyu biz Türlerin devlet ve millet ışığımız hiç sönmedi. Yıkılan her bir devletimizin külleri üzerinden yeni bir devlet…
Biz Kimiz