Fetih'den Sonra Çehresi Değişen Şehir: İstanbul

Ekrem Hakkı Ayverdi 25.05.2012 3668
İ

stanbul'un bütün tepelerine birer âlem gibi oturan camilerin, tuğ gönderleri misâli yükselen minarelerin, Topkapı Sarayının bulunmadığı bir İstanbul’u tasavvur edebilir, havsalamıza sığdırabilir miyiz? İstanbul ancak onlarla benliğini buluyor; bir mânâ kazanıyor. Camilerimiz yapılmadan evvelki Kostantiniyyeyi gözümüzde tecessüm ettirmemiz pek mümkün değildir.

Beldenin mavi gök üzerindeki çizgileri bize o kadar tabiî görünür, o kadar tabiatın bir parçası gibi ruhumuza öyle işlemiştir ki, başka türlü bir İstanbul olmasına ihtimal vermeyiz.

Zaten onlar olmasaydı İstanbul yassı bir tümsek olup kalırdı, öyle kalmıştır da. On dört asır toprağın isteklerine göz yumulmuştu. Hâlbuki bu şehir bütün cömertliğine sahipti. Şehri şehir yapan umumî görünüş, binlerce yıl zarfında beldemize temin edilememiştir.

Ne garbî ne Şarkî Roma İmparatorlukları, ne Bizans; bu işi becerebildi… Bu toprak müstakbel sahibini asırlarla bekledi, bulunca da hemen "Belde-i tayyibe" oluverdi. Zaten hadise, bugünün şaşkın terazisinin tartmak kabiliyetinde olmadığı, lahûtî bir ses tarafından tebşir edilmemiş mi idi?

Ne var ki, onun icrakârı biz Osmanlı Türkü olduk: Kostantiniyyeyi İstanbul yaptıktan başka, şehrin iç içe bir parçası olduğu halde hiç keşf edilmemiş bir kıt'a gibi yüz üstü bırakılan Boğaziçi'ni bulduk; yerden devşirip bir Boğaziçi Medeniyyeti kurduk. İçinde ömür sürdürdüğümüz evimizin içinde bile zaruri bir değişikliği uzun zaman düşünür, taşınır da yapabiliriz.

Türkler Harabe ve Perişan Bir Şehir Buldular

Türkler İstanbul'a girdikleri zaman bir buçuk asırdır üzerinde işleyip geliştirdikleri üsluba taban tabana zıt bir şehir buldular.

Bir kere Kostantiniyye'de ilim ve idare tesisleri hemen hemen yoktu; bir köşede çok evvelden harab olmuş saray parçaları bulunuyordu. Mesken mıntıkaları sahillere üst üste yayılmıştı; ticaretgâhlar için de transit esas alınmış zaten iktisadî kudretten mahrum halkın iç pazarı perişan ve dağınık bırakılmıştı.

Bu kararsızlık ortasında Türkler şaşırmadılar; eski yerleşme tarzı ve mahalleri onları kayd altına sokmadı.

Küçük Cihad'dan Büyük Cihad'a

O devirde unveten yani zor ile, alınan beldelere tatbik edilen ahvale göre, bulduğu, alabildiği, mala sahip olma hakkını üç gün için kullanan gaziler, daha dördüncü günü bu şehri temizlemeye başladılar, demekte hatâ yoktur.

Akşemseddin Veli'nin Ok Meydanı Nutku ne ibretlerle doludur; Çeriye:

- "İnşallah, cümlemiz mağfuruz; fakat gaza malını israf etmeyip İstanbul içinde hayrata sarfediniz."

Emir'e, yani padişaha da:

-"Hemen Mücahid fi sebilillah ol!".

Buna karşı Fatih'in cevabı şahanedir:

-"Cihad-ı asgar bitti; şimdengeru cihad-ı ekberdir."

Akılları durduran bir hak tecellisine mazhar olan koca şehri bir kaç gün evvel almış bulunan  bir cihangirin şu mütevazi cevabına bir bakınız; "cihad-ı ekber" dediği zafer sarhoşluğunun zerresine kapılmadan, gurur tehlikesine düşmeden, eğlenceye, sefahate kendini terk etmeden mülk için çalışmaktı.

İlk Saray

İşte Fatih, gazilerin kanı kurumadan işe başlayıp üç asır boyunca dünyanın en büyük, en muhteşem, en güzel şehri olacak İstanbul'u bu karar ve azm ile kurdu.

Fethi takip eden iki hafta içinde Bizans’ın o sapa yerlerdeki saraylarının binasına da, yerine de kıymet vermeden Bayezıt tepesinin, boğaz içine hâkim bir mevkiine, şehrin orta yerine idare merkezi olan sarayı kurdurmakla ilk tohumu attı. Bu isabetli kararı vermiş oldu.

Türbeler

Fatih'in İstanbul'da ilk icraatından biri de İslamların yedi asır evvel yaptıkları muhasaralarda şehit düşmüş Ensar ve Tabiinin kabirlerini tesbit etmek ve buralara birer meşhed yapmak olmuştur ki, bunların başında "Eba Eyyüb-el-Ensari"nin makberesinin geldiğini bilmeyen yoktur denilebilir. Bu yolla İstanbul'un toprağının altının bile İslâmlaştırılmış olduğunu zihinlerinde yerleştirdi. Yeni sakinler, şehitlerin ruhanîyyatını bir gül gibi koklayarak şehri mekân tuttular.

Camiler

İstanbul'un ilk büyük camii Eyüb Sultan'ın türbesi önünde yapılmış, yakınında imaret, medrese hamam te'sis olunmuştu. Bunu o zamana kadar hiç bir yerde misli bulunamayan pek ince düşünülmüş tepelerin kusursuz bir şekilde oturtulmuş bir mimarî topluluk, 26 metreli kubbeli büyük camii ile, 16 medrese, tabakhane, şifahane, imaret, kervansaray, kütüphane ve muvakkıthaneden müteşekkil manzumesi takip etti.

Ondan otuz sene evvel Edirne’deki üç şerefeli Camide yapılan şadırvan, avlusu ve cami ölçülerindeki uygunluk, dolu ve boş satıhların, pencerelerin nisbeti, sütunlar, kapılar, mihrap ölçüleri silmelerin tertibi ve satıhlara düşürdüğü gölgelerin kıvamı, tezyinattaki ağır başlılık ve vakar bu manzumede artık tam istikrarım bulmuştur.

Bu manzumenin mimarisindeki sadelik içinde vekar ve haşmet Osmanlı klâsiğinin değişmez üslûbu kaidesi olmuş, asırlarla devam etmiştir. Yalnız söylediklerimiz eski Fatih Camii için varid olup şimdiki bina 200 sene evvel zelzelede yıkılmış ve daha ufak bir kubbe ile yapılmıştır. Eskisinden yalnız şadırvan avlusu tak kapı ve mihrap yerinde kalmıştır.

Fatih manzumesiyle hemen aynı zamanda da Mahmut Paşa, Murad Paşa, Rum Mehmed Paşa, Davud Paşa, Atik Ali Paşa gibi her biri bir kıymet olan mimarî topluluğu yapılmıştır.

Bu büyük eserlerin ikmaline kadar, Ayasofya dâhil olmak üzere, kiliseden tahvil edilmiş 17 camide namaz kılınmış, bir yandan da, acele bir tertibe başvurularak çatılı camiler inşa edilmiştir. İstanbul'da yapılan ilk iki cami de bir esnafın, Attar Hacı Halil'in eseridir. Bunlardan biri Unkapanı'nda eski Beylik Değirmenin yanındaki Mescid olup el'an mevcûddur.

İkinci Rüstem Paşa Camiinin yerinde idi. Gittikçe artan Müslüman nüfusu, böyle çatılı camilerin birbirini takip etmesine âmil olmuştur. Fatih devri içinde yapılan 215 cami ve mescidden dörtte üçü ahşab çatı ile örtülüdür. Çok sür'atli genişleyip büyümesi yüzünden, Edirne’de de bu çareye başvurulmuştur. Bursa ve sair şehirlerde büyük ekseriyet kubbeli olanlardır.

Medreseler

İstanbul'da ehemmiyetli camilerin yanlarında umumiyetle birer de medreseleri bulunmaktadır. Medreselerin ilki, zeyrek camiinde Papaz odaları denilen hücrelerde ve eski imaret camiinde kurulmuş, Ayasofya'nın şimal tarafına bir ikisi yapılmıştır. Fatih'in 16 medresesinin inşasından sonra, yalnız Ayasofya bırakılmış, ihtiyaç kalmayan diğer ikisi kapatılmıştır. Fatih devrinde medrese adedi dörde baliğ olmuştur. Fatih zamanında medreseler plân ve mimarî itibariyle, en yüksek devir olduğu umumiyetle kabul edilen XVI. asrın binalarından farksızdır. Hâlbuki cami mimarîsi yüz sene içinde daha tekemmül etmiş ve en yüksek seviyeye o zaman erişmişti.

Hamamlar

Şehrin büyük ihtiyacı olan hamamlar da hemen yapılmaya başlanmıştır. Bizansdan kalma bir hamam bilinmemektedir. Fatih zamanında 32 umumî hamamın ismi tesbit olunabilmiştir. Hamam mimarîsi de, medreseler de olduğu gibi, bu asır da en yüksek derecesini bulmuştur. Tahtakale, Mahmut Paşa ve şimdi mevcud olmayan Çukur hamam, en güzel, büyük, ferah binalardır. Sonradan da daha fazlası yapılmış değildir.

Hanlar

Fatih zamanında 12 kadar ticaret hânı ismi malûm ise de yalnız bir tanesi zamanımıza erişmiştir; o da Mahmud Paşa'nın Kürkçü Hanıdır. Çifte avlulu olan bu büyük binanın bil benzeri aynı zatın Bursa'da yaptırdığı Fidan hanıdır. Bunlar II. Sultan Bayezid'in muhteşem Bursa hanlarının tutumunda ve aynı büyüklüktedir. Yalnız bu sonunculara başka bir hava veren o tantanalı tak kapılar bunlarda bulunmaz. Bu da padişah ve vezir mevkileri arasındaki fark nisbetindedir.

Çarşılar ve Bedestenler

Fatih'in İstanbul'a en büyük hediyelerinden biri, çarşı ve bedestenlerdir. İstanbul Fetholundu; buraya Türk kavmi, Türk medeniyeti yerleşti. İlim, sanat, musiki, hat, tezhib ve hepsinden fazla mimari burada kol saldı. Fakat bunlar üç asır sonra, deveranın met ve cezrine maruz kaldı; inkılâblara, tahavvüllere uğrayıp seviyeleri çok düşmüştü. Çarşı ve bedestenler ise, XX. asra kadar aynı hayatiyet ile yaşadı, durdu. Zelzeleler ve yangınların tahribatına rağmen, halâ da kıymeti kaybolmuştur denemez.

O zamanın nakil vasıtalarını göz önüne alınca, çarşı yerinin intihabındaki isabet derhal anlaşılır. Bu gün 300 dükkân, 30 kadar han ve içindeki 1000 ticaretgâh ile bu çarşı ve bedestenlerin, şark ve garp memleketlerinin birinde emsali ne görülmüştür; ne görülecek.

Çarşı haricinde balık pazarı, bahçe kapısı, demir kapı, Ayasofya, Mahmud Paşa, Fatih'de Sultan pazarı, Saraçhanebaşı Fener, Balat vesaire gibi mevkilerde Fatih'in vakfettikleriyle beraber 5000 kadar daha dükkân vardır. Hepsi beraber onbinin üstündedir.

Fatih devrinde yüzbini aşmayan İstanbul nüfusu için fazla görülecek bu miktar, padişahın ileride varacağı inkişaf mertebesini ilk günlerden hesaplayarak şehri kurduğunu ispat etmektedir.

Bedestenler, büyük Bedesten, Sandal ve Galata olmak üzere üç tanedir. Edirne, Bursa ve sair şehirdekilerden daha büyüktür. Hepsinin etrafına dükkânlar ve iç tüneller vardır. Söylemeye ne hacet, bunların kıymeti ise herkesçe bilinir.

Yepyeni Bir Şehir Kuruldu

Şimdiye kadar kale içinden bahis açtık; bir de dışarıya taşan gümrah varoşları vardı. Daha ilk günlerde, bir sürücü mandırasından ibaret Eyüp gelişti ve şehirle arasındaki boş kırlarda mahalleler teşekkül etti.

Yedikule de Fatih devrinde te'sis olundu. Halicin karşı yakası, Hasköyün, Kasımpaşa'nın fundalıkları donandı; İskân mıntıkaları meydana geldi. Galata'dan sonra şehir ileriye doğru yürüdü.

Evvelce bomboş duran Tophane, Fındıklı, Beşiktaş, Ortaköy, Bebek, Rumeli Hisarı mamurelerle şenlendi. Fatih Rumeli Hisarını severdi. Oraya emeği geçmişti. Halil Paşa burcunda bir odada kaldığı söylenir. Boş zaman bulunca Boğan başka köylerinde, Anadolu Hisarında, Kanlıca'da gezintiler yapardı. Beykoz'da kendi ismine tokat bahçesini yaptırdığı meşhurdur.

Bu demektir ki boğazı keşfeden Fatih'dir. O halde Boğaziçi medeniyeti denilen emsalsiz, benzersiz oluşun mimarı olarak "Ebul Feth"i bilmek lâzımdır. Fatih devrindeki 215 camii 24 medresesi, 32 hamamı, 12 hanı, bedestenleri, çarşısı, yeni kurulmuş 200 mahallesiyle ve Boğaziçi medeniyetiyle ve hepsini hüviyetiyle damgalayan zihniyet ve ince zevkiyle şehir böylece çehre değiştirdi. "Kostantiniye"den "İstanbul"a döndü...

...Ve Bu Gün

İşte, mâbedi ilim ocakları, ticaret ve sanat destgâhlarıyla İstanbul şehri böyle doğdu, durmadan serpildi; Dünyanın maddeten en güzel manen en özlü, en kıvamlı beldesi oldu. Fakat Arslanların nadanlar elinde kedi gibi küçülmesi nevinden, ştü düştü; bu günkü yoluk, yümünsüz halini buldu.

Bu gün bu muazzam vakıayı yalnız kâğıd üstünde bilmek mevkiindeyiz. Yani sadece dil ile ikrar ediyoruz. Fakat içimize işlemiş değildir. Henüz o zihniyeti benimsememiş olduğumuz aşikârdır. Bu hâdise gönlümüzde, müfekkiremizde yer tuttuğu, yani kalb ile de tasdik ettiğimiz gün, ancak o gün İstanbul tekrar ihtida edecektir.

İlgili Makaleler

Medeniyetimiz
Kars'ın Hazin Günü
Ç
ar Nikola’nın güvenip Kafkasya’ya genel vali olarak gönderdiği Varansov Taşkov ciddi bir enerji sahibiydi. Türkler arasındaki kaynaşmayı ve çalışmayı da görerek bu azimlerini yenmek için, Çar’dan aldığı direktifle Kars’ta bir abide yapılmasına karar verdi. Bu abide, 93 Harbi’nde Kars’a giren ilk Rus askerlerinden,…
Medeniyetimiz
Türk Asrı!
C
ihan imparatorluğumuzu kaybettiğimiz geçen asır boyunca adeta sürünerek, burnumuzdan soluyarak, tarihin hiçbir devrinde olmadığımız şekliyle edilgen (büyük güçlerin uydusu) bir halde yaşadık.

Çağımızın ünlü mütefekkiri (düşünür) üstad Necip Fazıl, bu korkunç durumu, şu ibretlik cümlesi ile dile getirir: ‘O yükseklik, o…
Türk Asrı!
Medeniyetimiz
1915'te Çanakkale’de Türk

İngiliz’in vakit vakit gemi ile siperden

Yine bolca gülle, bomba savurduğu bir gündü
Hızlı hızlı geçiyordum, tehlikeli bir yerden
Birden bire gözlerime büyük bir şey göründü.
Böyle büyük görünen şey pek küçük bir insandı.
Fakat bana çok dokundu ayaklarım bağlandı.

          **********

Ateşlerin yaladığı bu düzlükten geçenler…

1915'te Çanakkale’de Türk
Medeniyetimiz
Müstesna Bir Padişah IV. Murad Han
B
ağdat Fatih'i IV. Murad Han üstün zeki, çok güçlü, kahraman, cesur bir padişah idi. Bu yöndeki bazı hususiyetleri aşağıdadır:

“Korku hissine tamamen yabancıydı. Yayını çektiği bir ok, bir tüfek mermisinden daha uzağa giderdi. Attığını derhal devirmede mâhir idi. Ağabeyi II. Osman (Genç Osman) gibi bütün sporlarda en…
Müstesna Bir Padişah IV. Murad Han
Medeniyetimiz
Konya'nın Unutulan İslâm Âlimi: Abdullah Fevzi Efendi
A
bdullah Fevzi Efendi (Tanrıkulu), 1883 yılında Konya’nın Bozkır ilçesi Hocaköy’de doğdu. Babası Yusuf Efendi, annesi Fatma Hanım’dır. Baba ve dedeleri de kendisi gibi ilim ve tasavvuf ehlidir. İlk tahsilini köyünde yaptıktan sonra Konya’ya geldi. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında Konya’nın ilim erbabı ve eşrafının…
Konya'nın Unutulan İslâm Âlimi: Abdullah Fevzi Efendi
Medeniyetimiz
Valide Sultan’ın Vakfiyesi
İ

stanbul’da Hadice Turhan valide sultanın, 1597 yılında başlatıp 1665 yılında tamamlattığı Yenicamii külliyesinin Süleymaniye Kütüphanesi’nde Yenicamii kitapları arasında 150 numarada kayıtlı 168 sayfalık Türkçe bir vakfiyesi vardır. 19x30 cm ebadında bu vakfiye, mimari külliye kadar değerlidir. Terazinin bir gözüne…

Valide Sultan’ın Vakfiyesi
Medeniyetimiz
Barbaros Hayreddin Paşa’nı Fransa Seferi
B
arbaros Hayreddin Paşa Fransa'nın Osmanlılar'dan yardım isteği üzerine 28 Mayıs 1543'te yüz on gemilik bir filo ile Nice seferine çıktı. Mesina, Reggio ve Ostia gibi İtalya sahillerini vurduktan sonra Marsilya'ya vardı. Burada Fransızlar tarafından merasimlerle karşılandı. 

On altı gün Marsilya'da kalan Hayreddin Paşa,…
Barbaros Hayreddin Paşa’nı Fransa Seferi
Medeniyetimiz
Kıbrısın Fethi
A

ltıncı Taaruz

Bundan önceki beş taarruzda Türkler istedikleri neticeyi elde edememişlerdi. 1 Ağustos 1571 Çarşamba sabahı altıncı Türk taarruzu başlatıldı. Bu taarruzda ellerinde gürzleri olduğu halde komutanların da taarruza katıldıkları görülüyordu. Bu hadise askerleri coşturmuştu. Çok şuurlu ve akıllıca bir ölçü…

Kıbrısın Fethi
Medeniyetimiz
Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar
T

oplumları bozan en mühim sebep taklittir. O bozulma dönemi başlamaya görsün. Süreç çok çabuk gelişir.

Batı tâlim ve terbiyesi (eğitim ve öğretimi) kendi istikâmetinde milletimizi yönlendirmeye başladı. Şimdi ufak değişmelerle bu eğitim yıllardır devâm ediyor. Mustafa Necâti ile başlayan seküler eğitim…

Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar
Medeniyetimiz
Bu Medeniyetten Ders Çıkarmalıyız
M
üslüman olmadıkları hâlde, davet edildikleri toplantıda İslama ve Müslümanların ilim ve fen sahasındaki  çalışmalarına  hayranlıklarını ifade eden  iki konuşmacının beyanları şöyledir:

Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinden birinin yönetim kurulu başkanı Bayan Carly Fiorina, ana konuşmacı olarak davet edildiği, "Te…
Medeniyetimiz
Maarif Modelinde “Türk Dünyası” Vurgusu!
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” tek boyutlu tartışıldı ve çoktan gündemden çıktı.

Atalarımızın “Marifet iltifata tabidir/İltifatsız meta zayidir” kabilince biz her zaman iyiye iyi, yanlışa yanlış, doğruya doğru, güzele güzel demeye devam edeceğiz. Çünkü kalem mesuliyeti bunu gerektirir.
 
Önce bir eleştiri ile başlayalım.…
Medeniyetimiz
Biz Kimiz
B
iz Türkler doğulu bir milletiz. Milletler arenasına çıktığımız günden beri hep hareket (göçebe) halindeyiz. Güneşten (doğudan) aldığımız ışıkla hep yine güneşi takip ederek batıya doğru koştuk.

Tarih boyu biz Türlerin devlet ve millet ışığımız hiç sönmedi. Yıkılan her bir devletimizin külleri üzerinden yeni bir devlet…
Biz Kimiz