iliyorum yazımın bu başlığından rahatsızlık duyanlar
olacaktır. Aranızdan: “Bu ne çarpık bir ifade. Saçmalığın da bir sınırı vardır!” diye homurdananlar da çıkacaktır.
Ama ben, duyduklarımı, okuduklarımı, yaşadıklarımı dikkate alarak ve inanarak böyle yazıyorum. Bekleyin biraz
diyorum. Yakınlarda, bu başlıktan kıl kadar geride kalmayan çirkin hitaplar, yazılar...
okuyacaksınız.
Ben, bu sel ve sal ekleriyle türetilen kelimelerden
iğreniyorum. Ama, derin bir hüzünle de görüyorum ki, Türkçe zevkinden mahrum olanlar, Yahya Kemal'in ifadesiyle:
“Ağzımızda, anamızın sütü gibi helâl ve güzel olması gereken Türkçemize” her gün, bir parça daha akrep zehri karıştırıyorlar.
Prof. Dr. Fındıkoğlu Ziyaeddin Fahri bir yazısında demişti
ki: “Türkçemizi sal'a bindirdiler, sel'e verdiler” Prof. Fındıkoğlu bu tespiti
yaptığında zevksizliğimiz, bilgisizliğimiz, gafletimiz... bugünkü seviyesine
varmamıştı. Şimdi İslâmiyetten, Kur'an dili olan Arapçadan katiyyen hoşlanmayanlar,
dilimize giren bin yıllık kelimeleri budamaktadırlar. Ve işin garip tarafı,
Arapça Farsça kelimelerin arkasına Fransızcadan aldıkları bu sal ve sel
eklerini yapıştırdılar mı öztürkçe konuştuklarını-yazdıklarını sanmaktadırlar.
Mesela: Tarih, din, mezheb, millet... kelimeleri Arapçadır amma: Tarihsel, dinsel,
mezhebsel, ulusal... kelimeleri artık onlara göre Öztürkçedirler. Altı kaval, üstü şeşhane...
Evinizde: Dede Korkut Destanları veya Hz. Ali Cenknameleri, Yunus Emre,
Karacaoğlan, Emrah, Köroğlu... gibi şairlerimizin şiir kitapları varsa, açıp okuyun onları.
İçlerinde sel'li, sal'lı bir tek kelime bulamazsınız. Niçin? Onlar, bizim dilimizi bilmeyen
şairlerimiz ve yazarlarımız mıdırlar?
Şimdi ben, bu sal'lı, sel'li zibidi kelimeleri duyduğumda,
etime bıçak yemiş gibi oluyorum. Şehir hatlarımızda çalışan vapurlarımız, her gün kırk
defa Türkçe
zevkimizi tepeleyip duruyorlar. “Çevresel temizliğe özen gösterin!” diyorlar. Ne demek Çevresel
temizlik? Niçin
Çevre temizliği değil de çevresel temizlik? Eğer çevresel temizlik zıpırlığı doğru ise, Çevre ve Orman
Bakanlığımızın ismini de “Çevresel ve Ormansal Bakanlığı” yapmamız
gerekmez mi?
Bize, daha ilkokul sıralarında öğretmemişler miydi?
Yurdumuzun: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi, Batı Anadolu Bölgesi, Kuzey Anadolu Bölgesi, Güney Anadolu Bölgesi, Trakya Bölgesi gibi bölgelere ayrıldığını anlatmamışlar
mıydı? Şimdi nereden çıktı bu bölgesel ucubesi? Artık, bütün siyasilerimiz bile, ağızlarını “bölgesel” uydurmasıyla açıyorlar.
Bizim Diyarbakır'da bir Bölge valimiz vardı. Ama oraya giden
bakanlarımız, nedense Bölge valimizden, bölge meseleleri hakkında değil, bölgesel sorunlar hakkında bilgi alıyorlardı. Yazıklar
olsun. Şimdi, başımıza bir de: Kuzey Irak Kürt Bölgesel'i çıktı. Sanki Kuzey Irak Kürt
Bölgesi deseler
başımıza taş yağacak.
Ben bir Türk milliyetçisiyim. Milliyetçilik benim şeref madalyamdır. Ama ben bin yıl yaşasam
bile ulusalcı sıfatına
yakın durmam. Ne demek ulusalcı, ulusçuluk, ulus-devlet! Ne demek?
Eskiden bizim, duygulu insanlarımız vardı. Şimdi onlar da: “Duygusal
kişiler” oldular. İnsanlarımız artık, duygulanmıyorlar, hislenmiyorlar,
duygusallaşıyorlar. Kadın hastalıklarımız, yerlerini, kadınsal hastalıklara
bıraktı. Ev artıklarımız bile, Evsel artıklar oldular. Bazı siyasetçilerimiz, samimiyetle değil, içsellikle konuşuyorlar. Onların dışsallıklarından da, içselliklerinden de hiç ama hiç, ama hiç hazzetmiyorum.