en de, millî şuura sahip her
Türk gibi, Türkçemizin millî hüviyetini kazanması lâzım geldiği, bu asır
başlarından beri, hattâ daha evvel, kendiliğinden bu yönde geliştiği
kanaatindeyim. Fakat ırkçılığı dilde de reddeden, dilin de millî dehanın
potasında meydana gelen sosyal ve kültürel bir sentez olduğuna inananlardanım.
Her hususta olduğu gibi, dil hususunda da her türlü aşırılığa ve fanatizme
şiddetle karşıyım.
Bu inanç ve duygumladır ki,
Türkçemizi âdeta yalnız bir zümrenin mensupları arasında anlaşma vasıtası
haline getirerek halkın anlayamadığı, (tabir caizse) bir çeşit yeni Osmanlıca durumuna düşüren aşırı,
zoraki, çelişmeli ve ilme yabancı öz Türkçe’ciliği
ve onun ortaya çıkardığı hatalarla, zevksizliklerle dolu yapma dili yadırgıyorum.
Çeşitli alanlarda bazı kişilerin
birer dilci kesilerek yaptıkları indî müdahalelerle son yıllarda büstünün
çığırından çıkartılan, kullananların kişiliklerinde bile ikilik meydana getiren, onları
halka yabancılaştıran bu nevi öztürkçeciliği ve sözde öz Türkçe’yi gerçek halkçılığa taban tabana zıt, millî
birliğimiz ve kültürümüz için çok zararlı bulmaktayım.
Yaşamak kabiliyetinden mahrum,
yapma kelimeler ve yanlış eklerle meydana getirilmek istenen bu derece sun’i,
acaip ve çirkin bir Türkçenin resmi makam ve yetkilerden faydalanılarak kabul
ettirilmesi için harcanan gayretleri, bilhassa halkın hizmetinde olduğunu
unutmaması gereken Devlet Radyosunun böyle bir Türkçeyi halka benimsetmek için
yaptığı sistemli manevî baskıyı ise kamu hizmeti prensibine, demokrasi
anlayışına ve Anayasamıza aykırı görmekteyim.