R

umeli’nin ortasında, Perister’in yalçın eteklerinde, çağlayanlar, ormanlar, bahçeler, yeşillikler içinde; bugün düşman ayakları altında sevimli bir Türk şehri var (Manastır). Orada beyaz bir camii, ince beyaz minaresinin dibinde, dallarına sarı güller sarılmış, küçük bir servinin gölgesinde yirmi sene evvel biricik kardeşimi gömdüğüm; sarı saçlarını, elâ gözlerini, uçuk yüzünü, nârin zayıf endamını bir daha görmemek üzere kara topraklara bıraktığım zaman, gözümün önünde cihan zindan kesilmiş idi.
Ondan sonra bir kumral saç, bir elâ göz, bir nârin vücud, ince bir servi sarı bir gül gönlümü elemle titretir, ruhumda fırtınalar uyandırırdı. Bugün Manastır’ın Orizar ovasında, Gâvat geçitlerinde, Pirlepe Dağları’nda kardeşim kadar sevdiğim nice canlar yatıyor… Kumanova tepelerinde, Kosova Sahrasında, Siroz’un altında ovalarında yüzbinlerce kardeş ve kız kareşimizin ruhları, bizlere vazifesini yapamayan bozgun âfetine kapılarak o candan aziz toprakları, düşmanlara bırakan orduya, melül ve sitemkâr bakıyor.
Daha pek genç yaşımda, bir kardeş ölümünden yüreğimde duyduğum garipliği, ruhumda hâsıl olan ateşli fırtınaları şimdi daha büyük, daha şiddetli, daha acı, daha ateşli, daha kanlı olarak duyuyorum.
Şimdi Manastır’a pek benzeyen Bursa’nın zümrüd ovaları, ince uzun kavakları bana Manastır ovalarını hazin hazin hatırlatıyor. Şimdi bana Kızılırmak’ın uğultusu, bir çok kadınlara, kızlara, ihtiyarlara mezar olan koca Vardar’dan bir sürü şühadânın müşterek ah-u vahı gibi geliyor.
Yüksek hayaller, şairâne tasavvurlar uyandıran Bursa’nın Ulu Dağı, Selânik’in Beyaz Kale bahçesinden beyaz şâhikalariyle görünen ve dünkü Yunan hududumuzda yükselen Olemp’i, Tesalya ovalarını, Çatalca’yı, Dömeke’yi hazin hazin düşündürüyor. Manzarisiyle benliğime, ruhuma kuvvet veren Fâtih minarelerinden (Fatih camii) bir sürü ruhlar bana “Ey Meşhed’i (*) bırakan bedbaht ordunun subayı! Hâlâ nasıl yaşıyorsun!” diyor.
Bütün ordunun bozgunlukları omuzlarımı çökertiyor, yüzümü yerlere kapatıyor. Kan ağlayan kalbim kalan vatan parçalarının bütün güzellikleri için kardeşini kaybetmiş bir insan şefkatiyle titriyor. Güzel Rumeli’nin acı, ateşli hâtıraları bana Konya, Erzurum, Bağdat, Mekke için yavrusu çalınan bir kartal şefkati ve hırçınlığı veriyor.
Altın mehtaplar, gümüş çağlayanlar, zümrüd ormanlar, güzel göller, çiçekler, şakıyan bülbüller, cıvıldayan kuşlar, bana hep Osmanlılığın sevgili Rumeli’sini acı acı düşündürüyor. Yüreğimde Anadolucuğumuza büyük şefkat, mübarek Rumeli’yi çiğneyenlere pek ateşli fırtınalı bir husumet uyandırıyor.
Artık benim için şafaklar kan, şebnemli gözyaşı, davul sesi inilti, musîkî feryaddır.! Artık benim için hayatın yegâne emeli, biricik gayesi ordunun namusuna sürülen kara lekeyi silmek ve inleyen esir kardeşlerimi bir gün imdadına yetişmektir.
Bu kadar elemlerden bu kadar kara günlerden sonra beni yaşatan bu kadar lekeli bozgunluklardan sonra bu üniforma ile milletin karşısına çıkmak cüretini veren, içimi yakan, bu büyük emelin intikam ateşi ve Milletle Ordunun gençliğinde gördüğüm ümid-î istikbâl nurudur.
(*) Meşhed: I. Murad Han’ın Kosova’daki mezarı