D
okuzuncu asrın ortalarına doğru, Orta Asya’dan kovulan Türk boyları, çaresizlik içinde göç ediyorlardı. Kırgızların mağlûp ederek, ana yurtlarından kovduğu bu insanlar, aslında kaybederken kazanıyorlardı. Çünkü bir müddet sonra bu hâdise, Türk tarihinin dönüm noktası olacak neticeler doğuracaktı.
Önce güneye inen mağlûplar, daha sonra, dünya tarihinin çehresini değiştirecek büyük hâdiseyi gerçekleştirmek üzere, batıya yönelmişlerdi. Siriderya ve Hazar Denizi arasında yerleşen bu göçmenler, buralara kadar gelmiş olan İslâmiyetle temas kurdular.
Mâveraünnehir ve Horasan, Türklerin İslâm’ı yakından görüp tanıdıkları iki belde oldu. Bir ruh kamaşması. Bir kara sevdâ şahlanması hâlinde, Türkler, İslâmiyetle kaynaştı... Her türlü maddî ve iktisâdî sebebin ötesinde bir iştiyâkla İslâm’a sarıldı ve onun asırlarca sürecek bayraktarlığını üstlendi. Allah adını yüceltme ve bütün İslâm dünyasını koruma vazîfesinin şuurundan gâfil olmadı.
Kaderin sırına bakınız: Kuzeye yönelen ve Hazar Denizi’nin kuzeyinden geçerek Avrupa’ya ve Balkanlar’a inen Türkler, bu mazhariyetten uzak kaldılar. Karadeniz’in kuzeyine, bugünkü Ukrayna’ya göçmüş, oradan da Balkanlar’a inmiş olan bu Türkler, Hıristiyan olmuşlardır. Değişiklik sadece dinlerine mahsus kalmamış, bütün husûsiyetlerini kaybedip bir başka millet ve ırk olup çıkmışlardır.
Bugünkü Gagavuzların ataları olan bu Türklerden başka, Bulgarlar da aynı akıbete uğrayan Türk boylarındandır. Onlar da Hıristiyan olmuşlar, hattâ Slavlaşmak sûretiyle eski ırklarının ve atalarının amansız düşmanları kesilmişlerdir.
Horasan ve Mâveraünnehir’e yerleşen Türklerin daha bir asra varmadan büyük kitleler hâlinde Müslüman olduğu ve devleteştiği görülmektedir. Karahanlılar’la başlayan bu devlet geleneği Gazneliler’le oturdu. Selçuklularla muhteşemleşti...
1071’de Anadolu’nun kapısındaki paslı Bizans kilidi kırıldı. Artık aranan vatan, adım adım fethedilmekte; çıkışsızımâna, kendine lâyık zemini, rûhuna uygun mekânı bulmaktaydı.
Aslına bakılırsa Malazgirt zaferi bir netîcedir. Alparslan’ın ordusundaki askerlerden önce, Anadolu bir başka isimsiz ve resimsiz fetih erlerince içten içe teslim alınmaya, gönlünden avlanmaya başlanmıştı.
Asıl fetih, gerçek fetih bu idi!...
Orta Asya bozkırlarından İslâm ateşiyle taze enerjilerini tutuşturan insan selleri batıya doğru yürüyordu. Ahmed Yesevî ile başlayan Sünnî mutasavvıflarını harekete getirdiği bu mücâhid ve müttakî kafileler; alperenler, gāzî dervişler, Hazar’ın güneyinden akıp geliyorlardı. Bu göç selinin istikâmetini ve hedefini Alparslan’ın ve Süleyman Şah’ın göç fetihleri tayin ediyordu.
Hedef, Anadolu’nun yurt yapılması idi... Allah adını yücelten şevkiyle kanatlanan kitleler, yeni vatanın maddî ve manevî mîmârları olmaktaydı...
Türk, atından inmiş, hedefsiz taarruzlarını ulvî bir hedefe yöneltmiş, içine ve dışına dönük cihâdı mükemmelen yapar olmuştu. Anadolu Selçuklu Devleti, bu anlayışın ve Müslümanca yaşayışın çiçek açması idi... Maksatsızlıktan ve basit maddî hedeflerin kıskacından kurtulan kitle, olanca gücüyle ulvî ve kudsî hedeflere yönelmişti. Anadolu, hayır eserleriyle, ibâdethaneleriyle, medenî bir seviye belirten sanat şaheserleriyle bir baştan bir başa süslenmekteydi.
Bütün bir millet, kendini fedâ ettiği, âdeta nefsini atıp erittiği bir inancı yaşayış hâline getirmenin fevkalâdeliğini yaşamaktaydı. Bu hayat kısa bir aradan sonra Osmanlı ile en mükemmel meyvesini verecekti...
Böylece, anayurtlarındaki mücâdeleyi kaybedip, mağlûp olarak göçe mecbur olanlar, târihin akışını değiştirecek mühim bir dönüm noktasını yaşamış oluyorlar, yani kaybederken kazanıyorlardı...