
Bir mübarek saatte, cihanın taht şehri olan İstanbul'a gitmek üzere Cezayir'den yelken açtık… Güzel bir kış günü İstanbul'a vardık. [27 Aralık 1533] Soğuğa rağmen İstanbul'un zarif ve bahtiyar halkı, göz alabildiğine sahillere yığılmıştı. Belki 200.000 kişi vardı. Bütün toplarımı saatlerce müddet ateşleyerek cihan hakanını, cihanın taht şehrini ve bu şehrin bilgi, nezaket ve efendilikleri bütün dünyada meşhur halkını selâmladım. 18 namlı reis, çavuşlarım ve sair maiyetimle baştardamdan süslü bir kayığa binip sahile çıktım. Alkış tutan(*) halkı sevinç ve sevgiyle selâmladım.
Ertesi sabah ben ve 18 reisim, cihan hakanı Kanunî Sultan Süleyman Han Hazretleri tarafından huzûr-ı hümâyûnlarına kabûl olunduk. Süleyman Han, bana ve 18 reisime teker teker el öptürmek sûretiyle bize görülmemiş bir iltifatta bulundu. Bunun ne büyük bir iltifat olduğunu kestirebilmek için, Avrupa krallarının vezîr-i âzamı eteklediklerini hatırlamak icap eder.
Ertesi gün, kabul merasimi muhteşem oldu. Dîvân-ı Hümâyûn, merasimlere mahsus şekilde toplanmıştı. Bütün vezirler hazırdı. Padişahın iki yanına dizilmişlerdi. Yalnız Halep'te bulunan Vezîr-i âzam Makbûl İbrahim Paşa yoktu. 68 gün önce İran seferine çıkmak üzere İstanbul'dan ayrılmıştı. Cihanın hakanı, getirdiğim âcizane hediyelere teşekkür etmek tenezzülünde bulundu. Bana ve reislerime muhteşem hil'atler giydirildi. Bu yaşa geldim, bugünkü kadar sevindiğimi hatırlamam.
Kapdân-ı Deryâ Oluyorum
Padişahımız Efendimiz: -“Bak a Paşa, dedi; seni kapdân-ı deryâ yapmak isterim. Göreyim donanma-yı hümâyûnumu nasıl idare eder, ne zaferler kazandırırsın! Cezâyir Beylerbeyiliğini de senden almıyorum. Dilediğin kimseyi vekil yap, Cezâyir'i senin adına idare etsin! Ancak bütün bu işleri Halep'te bulunan vezîr-i âzamım İbrahim Paşa ile görüşmek gerek. Tez ata atla, Halep'e git. Dönüşte görüşürüz!” Merasimden sonra tek başıma Süleyman Han'la görüştüm. İspanya'nın Batı Akdeniz'de vurulmasını irâde buyurdu.
10 Günde Haleb
Birkaç gün İstanbul'da kaldım. Çok yürük bir ata atladım. 10 günde Halep'e geldim. Söylendiğine göre şimdiye kadar İstanbul-Halep yolunu kış içinde 10 günde alan süvari işitilmemiş. Yalnız Bursa ve Konya'da birer gece geçirdim. Diğer geceler, çok yorulunca atımdan inip münasip bir yerde bir, iki saat uyur, kalkardım. Konya'ya vardığımda Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri'nin mübarek makamlarını ziyaret ettim.
10 günün hitâmında Halep’e geldim. Vezîr-i âzam İbrahim Paşa'nın kaldığı saraya indim. Paşa, padişahımızla akran, 40 yaşlarında, zarif, nazik, çok zeki bir adamdı. Halep’te kaldığım 2 gün boyunca kendisiyle Avrupa'nın siyasî vaziyetini ve Donanma-yı Hümâyûn'un harekâtını konuştuk. Elime kaptan-ı deryâ olduğum hakkında bir ferman verdi; sırtıma bir hil'at giydirip beni selâmetledi.
Gene 10 günde Halep’ten İstanbul'a geldim. Dünyanın en büyük donanmasının başına geçtiğim için sonsuz bir sevinç içindeydim. Bu öyle bir donanmaydı ki, cümle Frengistan'ın donanmaları birleşse alt etmek kabil olmazdı.
Hemen Tersaneye Koştum
Devletin birçok liman şehrinde tersanesi vardı. En büyüğü, Haliç üzerindeki tersaneydi. Bu tersanenin dünyada eşi yoktu. Hiçbir tersane burası kadar gemi kızaklayamaz, işçi çalıştıramazdı. Akla gelebilecek her türlü san'at erbabı mevcuttu. İşçilerin çoğu Hristiyan esirlerdi. Ama bedava değil, ücretle çalıştırırlardı. Ücretlerini biriktirenler değerlerini öderler, hür olur, memleketlerine dönerlerdi. Ustaların ve mühendislerin hepsi Türk'tü. Tersanede çalışanların sayısı 20.000'den az değildi. Murad edilse, bir yıl içinde, Venedik donanmasının bir eşini inşa etmek ve donatmak mümkündü. Gerçi İstanbul Tersanesi'nin şöhreti dünyayı tutmuştur. Ancak gözle görüp içine girmedikçe, azametinin derecesini takdir edememiştim. Böyle bir tersane, bu kadar zengin bir devletle her şey yapmak ve Allah’ın izniyle başarmak mümkündü.
İbrahim Paşa'ya, henüz keşfedilen Yeni Dünya’ya (Amerika’ya) sefer düzenlesek istifade edeceğimizi de söyledim. Fakat uzak denizlerle işimiz olmadığını, Akdeniz'i ve Hind denizlerini tutmamızın kâfi olduğu cevabını verdi, müsaade etmedi.
İstanbul Cennet Gibi
Bir yandan Tersanedeki yeni makamımda donanmanın düzeni, yeni tekneler donatımıyla uğraşırken, bir yandan da İstanbul'u geziyordum. Bütün padişah ve şehzade türbelerini ziyaret ettim; Osmanoğulları'nın mübarek ruhlarına Fâtihalar okudum. Her gördüğüm yerde ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını giderdim. Anlaşılan şöhretimiz, bizden evvel İstanbul'a gelmiş. Beni her yerde tanıyorlar, Akdeniz'deki, Afrika'daki cenklerimi biliyorlardı. İstanbullular beni çok seviyorlardı. Ben de onları çok sevdim. Gezmediğim az ülke vardır. Boğaz gibi bir beldeye rastlamadım. Sanki her köşesi Cennet'ten nişan verirdi. İnşallah Boğaz'ın Marmara'ya yakın bir yerinde arsa alıp türbemi derya kenarına yaptıracağım.
(*) O devirde "alkış tutmak" demek "yaşa! var ol!" gibi sözlerle tezahüratta bulunmak demekti. Elleri çırparak alkışlamak bilinmiyordu.
Editörün notu:
Yahya Kemal Beyatlı, meşhur “Süleymaniye'de Bayram Sabahı” şiirinde, Barbaros Hayrettin Paşa’nın İstanbul’a gelişindeki top seslerini şöyle dile getiriyordu:
“Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi”
Kaynak:
Barbaros Hayrettin Paşa’nın Hatıraları – Yılmaz Öztuna