Ölüm Treninden Bozkıra Savrulanların Aşkı Biter mi?

Ahıska Dosyası 23.04.2020 1985
resim
K

ompartımanın kapısının açılmasıyla gözlerin, askerlerin kolundan tutarak içeri ittikleri genç kıza çevrilmesi bir oldu. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, hatta şuurunu yarı yarıya kaybetmişti… "Bak bakalım" diye gürledi sağındaki asker; "Bunların hangisi baban?" 

Başını kaldıran genç kız, gözlerini perdeleyen saçlarının arasından taradı içeriyi. Köşede, cam kenarında oturan kirli sakallı ihtiyarla göz göze geldiklerinde tâ derinlerden bir "Âh!" yükselip boğazında yankılandı da umutsuzca debelenip kuyunun içinde kaybolan sesler gibi kimse duymadan kayboldu sonra. "Yok" diyebildi kız; "Bu kompartımanda da yok babam." Solundaki asker iki büklüm olmuş kadının yüzüne diziyle vurduktan sonra "Gidelim" dedi yanındakine. Onlar kompartımandan çıkarken çaresiz bir babanın küllerinin havaya savrulduğunu kimseler göremeyecekti.

Bu öyküyü Üsküdar'da, Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'ın adına Sinan'ın yaptığı caminin avlusunda Zafer öğretmenden dinlemiştim. İri çınarın yaprakları, bir güz alacasını eliyordu üstümüze. Caminin geniş saçaklarına gölgeler abanıyordu. Türkçe öğretmeni olan Zafer Beyin söyleyeceklerini, tarihin mermer tenine kulaklarını dayayıp dinleyen arkeologlar kadar merak ediyordum.

1995'in serin bir Eylül sabahı, dersine geç kalmış bir talebe gibi hızlı adımlarla okuluna yürüyor Zafer öğretmen. Her dâim giydiği koyu lacivert takım elbisesi üzerinde, rüzgâr, alnına dökülen siyah saçlarını hafifçe dalgalandırmaktadır. Bugün yeni bir sınıfla tanışacağı için heyecanlıdır.

İlk Sevdaları...

Sınıfa girdikten sonrasını o anlatıyor, ben not alıyorum: 

"Arkadaşlar" dedim çocuklara; "Hem tanışalım, hem de başımızdan geçen ilginç olayları konuşalım." Talebeler sırayla kendilerini tanıtıyor, ardından da unutamadıkları bir hatırayı anlatıyorlardı. Sıra Aydos'a gelmişti. Usulca kalktı sıradan. Kesik kesik ifadelerle, zar zor duyulabilecek bir ses tonuyla başladı hikâyesini anlatmaya:

Ahıska Türklerindeniz. Ailem Batum'un güzel ve şirin bir kasabasında yaşıyormuş. İkinci Dünya Savaşı'nın olanca şiddetiyle devam ettiği 1944 yılının soğuk bir Kasım günü. Büyükbabam 20, büyükannem de 18 yaşındalarmış. Evleneli üç ay olmuş olmamış. Birbirlerini ölesiye sevdiklerinden kasabada adları Ferhat ile Şirin'e çıkmış. En taze baharlarını yaşadıkları günler. Büyükbabamın koynunda büyükannemin işlediği mendili, büyükannemin boynunda ise onun kolyesi varmış. İlk sevdalarını, bir kayanın üzerinden Karadeniz'in hırçın dalgalarına cemre gibi bırakmışlar:

“Sen benim ay ışığımsın  / Sen de benim gün ışığım.”

İşte o Kasım gecesi, şiddetli rüzgâr kasabayı kasıp kavurmaktadır. Gecenin sessizliğini askerî kamyonların gürültüsü bozmuştur. Karanlığın derinlerinden uzanan farların ışıkları, kasabanın meydanını gündüze çevirmiştir. Gecenin ikisi... Evlerin kapılarını dipçiklemekte askerler. Korkularından cevap veremeyenlerin kapıları kırılmış, askerler, gecenin ayazı ile birlikte girmişlerdir kırılan kapılardan içeri. Tahmin edeceğiniz gibi sessizliğin koynundaki evlerden figanlar yükselmiş semâya. Köye son bakış… Herkes 15 dakika içinde kamyonlara binmeliymiş. Almanlar çok yaklaşmışmış, Moskova'nın emriymiş, sınır boylarındaki cümle köyler boşaltılıyormuş, kendi güvenlikleri içinmiş bütün bunlar. Velhasıl bu sinsice planı haklı gösterecek bütün mazeretler sıralanmış. Çocuklar uyandırılmış, genç, ihtiyar, hasta demeden gecenin ayazında bindirilmişler kamyonlara. Düne kadar nice güzelliğin çiçeklendiği köylerine gecenin karanlığında son kez bakmışlar buğulu gözlerle. Kamyonlar, gecenin bağrına açtığı yırtıcı hırıltılarla silkelemiş yığınları tren istasyonuna.

Yürüyen Toplu Mezarlar: Vagonlar…

Vagonlara balık istifi gibi doldurulan insanları nasıl bir sonun beklediği, kapıları dışardan tahtalarla çaprazlama çivilenirken anlaşılmış. Yanlarına ne yiyecek, ne de doğru dürüst giyecek alabilmişler. Tren uçsuz bucaksız bozkırlarda günlerce yol almış. Kimi açlıktan, kimi korkudan, kimi soğuktan, kimisi de hastalıktan birer birer ölüyormuş insanların. Ölenler umursamazca atılıyormuş trenin penceresinden.

Bozkırlar açık mezar olmuş binlerce insana. Her ölünün arkasından boğazlara düğümlenen çığlıklar, ağlamanın bile isyan sayıldığı bu vagonların ortak sesi olmuş.

Acı sirenler çalarken yaşlı annesi, büyükbabamın dizinde verir son nefesini. İnsanlar tuvalete bile bırakılmazlar. Nice iffet âbidesi kadınların idrar torbaları patlar hicâbından. Ay Işığı ve Gün Işığı, bu yolculuğun sonu olmadığını anlamış ve nöbetçilerin bir anlık dalgınlığını kollayarak el ele tutuşup atlamaya karar vermişler. Büyükbabam atlamış atlamasına ama büyükannemi son anda asker kolundan yakalamış. Tren acı sirenlerini çalarken...

— Haceeeer! çığlığı büyükannemin “Gün Işığı”ndan duyduğu son söz olmuş. Bitkin bedenine ardı ardına inen tekmeler, yumruklar, geride bıraktığı ve belki de bir daha hiç göremeyeceği "Gün Işığı”nın yüreğindeki acısından daha mı çok acıtıyormuş, hiç anlamamış. Kan revan içinde yere yığılıp kalmış. Kaçmaya yeltenenlerin, bu halden ibret almaları için iki asker girmiş kollarına ve sürükleyerek onu başka tanıyan olup olmadığını araştırmaya karar vermişler. İşte az önce anlattığım kompartımandaki olayın evveliyatı bu. Zafer öğretmenin sözlerine vapur düdükleri ve kırlangıç çığlıkları eşlik ediyor, gölgeler habire uzuyordu. "Sonra?" dedim merakla. Belli ki o ânı yeniden yaşamaya hazırlanıyordu:

Sonra dayaktan yarı baygın vaziyetteki kadını bir Rus subayı saçlarından tutup ayağa kaldırmış ve trenin duvarına dayayıp tabancasını çekmiş. Tam parmağını tetiğe götürürken bir anda yüzündeki nefret ifadesi değişmiş, ateş etmekten vazgeçip silahını indirmiş. Yanındaki askere dönüp "Sorun bakalım, elini neden karnına götürdü?" demiş. Tek umudu olan bebeğini koruma içgüdüsüyle dudaklarından dökülen "Hamileyim" sözü hayatını kurtarmış büyükannemin.

Soyadları Tutanlar Ayrı Kalsın 

Günler süren yolculuktan sonra insanları, ıssız yerlerde indirmeye başlarlar. Soyadları tutanları, birbirlerini bulamasınlar diye aynı istasyonda indirmezler. Yine istasyonun birinde bir grup inerken, vagon tahtalarının aralığından, annesinin burada indirildiğini görür büyükanne ve kalabalığın arasından ona seslenir: Koşar sesin geldiği vagona doğru ama bir asker dipçiği durdurur onu. Bir diğer istasyonda da babasını fark eder. Yine sesleri yankılanır... Tren tam 17 gündür durmaksızın yol almaktadır. Taşıdığı bedenlerin ağırlığı bir bir azalırken aslında bir başka yük belini bükmüştür trenin. Asrın acıları ve ayrılıkları, rayları da, vagonları da yormuştur.

Nihayet bozkırın tam ortasında durmuş tren. Son kalanlarla beraber büyükanne de indirilmiş. Bırakılmışlar kendi kaderlerine. O da birkaç arkadaşıyla beraber bir Kazak köyüne yerleşmiş. "Annesini, ölümün sıcak kollarından kurtaran babam işte bu Kazak köyünde doğmuş. Birbirini sevgiyle tutan o iki el koparılalı tam yarım asır olmuş öğretmenim" cümlesi Aydos'un tükendiği an olmuş, hıçkırıklarını zapt edememiş.

Sakinleştikten sonra şöyle devam etmiş sözlerine:

“Biliyor musunuz, babaannem, büyükbabamın hâlâ geleceğine inanır. Evde ona ait boş duran bir sedir vardır. Sofraya boş bir kaşık hep onun için konulur. Kapımızın zili her çaldığında 'O geldi' diye koşar ümitle. Birileri kendisine “Gün Işığı”nın Türkiye'de olduğunu söylemiş. Bu yüzden Kazakistan'da bir Türk okulunun açıldığını duyunca babama, "Torunumu bu okula kaydettirmezsen sütümü helal etmem" diye tembihlemiş. Ortaokulu Kazakistan'daki Türk okulunda okudum. Büyükannem bana, Türkiye'ye gitmemi, hem okuluma orada devam etmemi, hem de eğer hayatta ise Ferhat'ından bir haber getirmemi vasiyet etmişti. O dakikaya kadar sınıfta Aydos'un anlattıklarını nefes almadan dinleyen Mehmet adlı öğrenci heyecanla ayağa fırlar. Şaşkındır:

“Aydos'un anlattığı Ferhat Bey benim dedemdir öğretmenim. O yaşıyor, bizim evde.” Aydos derin bir şaşkınlık geçirir. Bir taraftan yanaklarına süzülen yaşları siler, diğer taraftan da Mehmet'e koşar, sarılırlar. Sonu gelmez bir kış günü açan dallar meyveye durmuş, Asya'nın bu taze baharının ilk günlerinde buluşmuştur meyveler. Zafer öğretmenin yüzü, yaz yağmurlarından çıkmış toprak gibidir. Mehmet'le Aydos'un saçlarında gezdirir ellerini ve kararını bildirir:

“Artık silin gözyaşlarınızı. Biz sizin acılarınızı dindirmek için buradayız. Vakit kaybetmeden Ferhat amcaya gidiyoruz.”

Ölme “Ay Işığım” Geliyorum…
Mehmet'in annesi Canan Hanım açar kapıyı. “Ferhat Bey'e bir torun daha getirdim”, diye takılır Zafer Öğretmen. Dallar kökleriyle buluşmuştur artık. Öpüşüp koklaştıktan sonra Ferhat Bey en ziyâde merak ettiği soruyu sorar torununa:

“Hacer’im sağ mı?” Torun cevap verir:

“Evet ama ben gelirken çok hastaydı.”

Hemen ertesi güne uçaktan yer ayırtırlar. Ferhat Bey sabaha kadar oturur pencerenin önünde. 'Ya yetişemezsem, ya Hacer’imi göremezsem' diye söylenir durur:

'Ölme Hacer’im! Ölme Ay Işığım! Geliyorum.'

Sabah ilk uçakla uçarlar Kazakistan'a. Aydos'un babası karşılar kendilerini. "Bu konaklar kim Aydos oğlum?" diye sorar merakla. Aydos konakların kim olduğunu telefonda söylememiştir. Babasına; 

“Ben sana her baba deyişimde için burkulur ve zaman zaman, ‘Oğlum, biliyor musun ben hiç baba diyemedim’ derdin, ben de boynumu bükerdim ya, işte sana babanı getirdim.” der. Ferhat Bey'le oğlu Sadık sarılırlar birbirlerine. Tam yarım asır sonra bu kez sımsıcak gözyaşları ıslatır elbiselerini. Ferhat Bey, yol boyunca anlatır oğluna cümle hikâyesini:

Ölüm treninden bozkıra savrulduğumda sen annenin karnındaydın. Kurtulamadı Hacer’im askerlerin ellerinden. Seni düşündüğünden atlamadı. Sen ayırdın oğlum bizi, şimdi sen buluşturuyorsun. Derin bir 'oh' çeker ve devam eder:

— Bin bir zorlukla Kars sınırından Türkiye'ye girdim. Oradan İstanbul'a geçtim. Gazetelerde ölüm trenindeki bütün yolcuların öldüğü yazıldı. Bizimkine yaşamak denmez oğul, ben hiç yaşamadım ki.

Evin önüne gelmişlerdir. Kapıyı Sadık Bey’in hanımı açar. Sadık Bey kapıdan bağırır "Babam, babam geldi!” İçerden mecalsiz bir ses inler:

— Bir ömür boyu beni hep babam geliyor diye aldattın oğul, ben yalan olduğunu bildiğim halde hep koştum, doğrulabilsem yine koşarım Ferhat'ıma ama kalkamıyorum!

Derken karşısında görür Ferhat Bey'i.

Bu Mendilde Kokun Var!

— Hacer’im, Ay Işığım!

— Cemal’im, Gün Işığım, geldin demek!

El ele tutuşurlar, tıpkı trenden atlayacakları anda tutuştukları gibi. Ferhat Bey yüreğini yakan ukdeyi sorar ilk olarak:

—Hacer’im, neden atlamadın? Neden bıraktın elimi? Neden bitmez tükenmez acılara savurdun beni?

Koynundan ismi yazılı işlemeli mendilini çıkarır:

— Senin kokun var diye bir ömür boyu kokladım onu. Sensiz gecelerin gözyaşlarını biriktirdim onda. Atlayamadım Ferhat'ım, bebeğimiz geldi aklıma, atlayamadım. O bir saniye yarım asırlık hicran ateşimizin kıvılcımı oldu. Olsun, seni bir kere daha gördüm ya, ölsem de gözlerim açık gitmez gayrı.

Ferhat Bey, “Karadeniz kıyısındaki o kayanın üzerine oturduğumuzda da böyle bakmıştın Hacer’im” dedi. Hacer Hanım'ın güzel çakır gözleri parladı bir anda. Solgun yüzü, hafifçe gülümsedi. Dudakları, ebedî vuslatın imâna şahadet eden en tatlı kelimeleriyle son kez kımıldadı. Derken bir çığlık koptu evde. Önce hâlâ açık duran çakır gözlerini kapattılar. Sonra sıkı sıkıya yumduğu avucunu açtılar ve “Gün Işığı”nın yadigârı olan altın kolyenin elinden düştüğünü gördüler… 

İlgili Makaleler

Kafkasya-Kırım
Kırım'ı Kurtarmak
S
osyolojinin kurucusu, Muhammed ibn Haldun’un “coğrafya kaderdir” sözü malûmdur…

Anadolu, medeniyet yahut gönül coğrafyamızın Endülüs’ten Doğu Türkistan’a, Kırım’dan Yemen’e kesişme çizgisinin merkezindedir.
 
Tasvir ettiğimiz bu coğrafya, kaderimizdir.
 
Kader karşısında boynumuz kıldan incedir!..
 
Anadolu’nun fethi, Muhamm…
Kırım'ı Kurtarmak
Kafkasya-Kırım
AZERBAYCAN’IN İLK TÜRKİYE SEFİRİ
Ç
arlık Rusya’sının yıkılmasından sonra 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kuruldu. Yeni cumhuriyeti ilk tanıyan da Osmanlı Devleti oldu. İbrahim Abilof ilk sefir olarak Türkiye’ye geldi. Maalesef bu cumhuriyetin ömrü uzun olmadı. 28 Nisan 1920’de Sovyetlerin Bakü'yü işgali ile ortadan kaldırıldı. O…
Kafkasya-Kırım
Seyyahlara Göre Kırım’da Sosyal Ve Kültürel Hayat
A
raştırmamıza konu olan seyyahlar, yabancı bir müşahit olarak Tatarların sosyal, kültürel ve iktisadi durumu hakkında dikkate değer bilgiler kaydetmişler.. Şehirlerde gördüklerini not alan seyyahlar bu coğrafyada yaşayan insanları inceleme fırsatı bulmuşlardır. 

Seyyahların Tatarlar arasında özellikle dikkat çektikleri…
Kafkasya-Kırım
Seyahatnamelerde Kırım
K
aradeniz’in kuzeyinde yer alan ve jeopolitik açıdan oldukça önemli bir yerde bulunan Kırım, tarih boyunca Rusya’nın genişleme politikasının kilit noktasını oluşturmuştur. Altın Orda devletinin dağılmasından sonra bu bölgede kurulan Kırım Hanlığı, Osmanlı Devletinin himayesiyle birlikte Rus işgaline kadar olan süreçte…
Seyahatnamelerde Kırım
Kafkasya-Kırım
Kırım, Türkiye’nin Parçasıdır…
A

kdeniz’deki Kıbrıs adası, bizim için ne anlama geliyorsa Osmanlı ceddimizin "Siyahdeniz" dediği Karadeniz’e bakan Kırım yarımadası da aynı değerdedir.

Ecdadımız, yüksek devlet adamı idrakiyle hem Akdeniz ve hem de Karadeniz’e büyük ehemmiyet vermişlerdi. "Akdeniz" derken yaptığımız tarifi, bugünkü Akdeniz’den ibaret…
Kırım, Türkiye’nin Parçasıdır…
Kafkasya-Kırım
Kırım'ın Hazin Günü
T

arihin en karanlık sayfalarından biri, 18 Mayıs 1944 gecesi Kırım’da yazıldı. Kırım Tatar halkı, Sovyet lider Josef Stalin’in gizli kararnamesiyle, sadece 15 dakikalık bir hazırlık süresiyle evlerinden koparıldı.

250 Bin İnsanın Yarısı Yollarda Can Verdi 

Kadın, çocuk, yaşlı demeden binlerce insan hayvan…
Kırım'ın Hazin Günü
Kafkasya-Kırım
Kırım'ın Kara Günleri
K

ırım Türkleri, asırlar boyunca yaşadığı Kırım topraklarının stratejik öneme sahip olmasından dolayı sürekli olarak Rusların baskısı altında kalmıştı. Kırım’ın Küçük Kaynarca Anlaşması (1774) sonrasında Osmanlı himayesinden çıkıp, ardından Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesiyle (1783) baskının şiddeti ve…

Kırım'ın Kara Günleri
Kafkasya-Kırım
Kırımlı Âlim Seyyid Ahmed Efendi
A
slen Kırımlı olan bu bu zat, Osmanlı devri âlimlerindendir. İsmi, Ahmed olup, babası Abdullah Efendi’dir.. Kırımî nisbesiyle meşhûr olmuştur. Ahmed Efendi’nin doğum târihi bilinmemektedir.

Kırım’da doğup büyüyen Ahmed Efendi, o beldenin meşhûr âlimlerinden “Fetvâ-i Bezzâziye” sahibi Hâfızüddîn Muhammed Bezzâzî’den ve…
Kafkasya-Kırım
Azerbaycan: Galip Halk Galip Devlet
Y
az tatilimizin 1 aylık kısmını, hanımımın aile büyüklerini ziyarete geldiğimiz Bakü’de geçirdik. Kardeş vatandaki müşahedelerimi aktarmak istiyorum. Azerbaycan, kararlı, cesur liderliği; güçlü, kahraman ordusu ve Türkiye’nin desteğiyle 2020 yılında Karabağ zaferini kazandı. 2023 Eylül'ündeki antiterör emeliyatı…
Azerbaycan: Galip Halk Galip Devlet
Kafkasya-Kırım
Çerkeslerin Muhacereti
Ç

erkeslerin Abigo vadisinde son mukavemet teşebbüsleri, Kafkas tarihinde asla unutulmayacak olan bir hadisedir. 7 - 11 Mayıs 1864’de kadar dört gün içinde Ruslar, bir avuç Çerkes tarafından yenilgiye uğratılmışlardır. Nihayet Rusların kuvvetli bataryalarının ateşi altında bu Çerkeslerin hemen hemen tamamı şehit…

Çerkeslerin Muhacereti
Kafkasya-Kırım
Azerbaycan Türk'ünün Hassasiyeti
G
ünler, talihin bize küstüğü zamanlardan biridir. Türk yurdu Azerbaycan, İngiliz, Rus ve Ermeni işgali altındadır. Yapılmayan kötülük yoktur. Osmanlı zor vaktindedir. Fakat yüreğinin bir yarısı Yemen'se diğer yarısı Bakı'dır. Bu işgal böyle devam edemez. Onun için Nuri Paşa komutasındaki İslam Türk Kafkas Ordusu,…
Azerbaycan Türk'ünün Hassasiyeti
Kafkasya-Kırım
Başkurdistan Neden Karıştı?
B
aşkurdistan Cumhuriyetinde yaklaşık bir haftadır büyük gerginlik var.

Başkurdistan neresi? Rusya Federasyonu’na bağlı bu özerk devlette neler oluyor? Rusya’nın, ülke dışındaki fiilî -özellikle Ukrayna- kabili atakları olduğunda Başkurdistan’daki tepki hareketlerin sebepleri ne olabilir?

Başkurdistan Rusya Federasyonu’na…
Başkurdistan Neden Karıştı?