Ç
arlık Rusya’sının yıkılmasından sonra 28 Mayıs 1918’de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kuruldu. Yeni cumhuriyeti ilk tanıyan da Osmanlı Devleti oldu. İbrahim Abilof ilk sefir olarak Türkiye’ye geldi. Maalesef bu cumhuriyetin ömrü uzun olmadı. 28 Nisan 1920’de Sovyetlerin Bakü'yü işgali ile ortadan kaldırıldı. O tarihlerde Azerbaycan hakkında İstanbul’da Açık Söz gazetesinde İsmail Habib Sevük tarafından yazılmış bir makale aşağıdadır. Bu makalede, 1920’li yılların Türkçesinin ne kadar mükemmel olduğu açıkça görülmektedir:
---
Evet dün akşam buraya gelen ve bugün bizim aziz misafirimiz bulunan sefir komşu bir hükümetin, dost bir hükümetin, bilmem nasıl bir hükümetin değil doğrudan doğruya kardeş bir hükümet sefiridir. Hükümet ve milletler de fertler gibidir. Yekdiğerine komşu olan hükümetler ve yekdiğerinin dostu olan devletler; lisanları birbirine benzeyen milletler ve kanları birbirine yakın ırklar vardır.
Fakat dünyada hiç bir hükümet Azerbaycan’la bizim kadar yekdiğerinin kardeşi değildir ve dünyada Azerbaycan Türkleriyle Anadolu Türkleri kadar birbirinin aynı millet gösterilemez.
Bizim tarihlerimiz bir, dinimiz bir, bizim Azerbaycan’la lisanlarımız bir, kanımız birdir: Tarih bizi beraber doğurdu ve biz tarihi beraber yoğurduk. Azerbaycan’la biz günde beş defa kalblerimizi Mekke’deki Allah’ın evine beraber çeviriyoruz ve günde beş defa Azerbaycan’la bizim alınlarımız Allah’ın mihrabı vahdetinde beraber secdeye kapanıyor. Lisanlarımızın şivesi belki biraz farklı, fakat lisanlarımızın bünyesi yekdiğerinin aynıdır.
Dualarımızı aynı dilden yapıyor, mevlidlerimizi aynı dilden okutuyor, hislerimizi aynı kelimelerle ifade ediyoruz. Azerbaycan’la biz yalnız tarihte, yalnız dinde ve lisanda değil kanda ve ırkta da beraberiz. Biz onun kanından ve o bizim ırkımızdandır.
Irkımız ki asalette tarihten daha yaşlı, kanımız ki temizlikte zülâlden daha berraktır. İkimizin de asil bir ırk ve temiz bir kanı, ikimizin de güzel bir lisanı ve ulvî bir dini, ikimizin de eski bir tarihi ve şanlı bir mâzisi var. Kanı kanımdan, dili dilimden, dini dinimden, hayır, bu üç şeyle birleşen iki millet yekdiğerinin kardeşi bile değil; yekdiğerinin aynıdır. Azerbaycan’la biz kardeş bile değil yekdiğerinin içinde erimiş iki mahlûl gibiyiz. Bizim herşeyimizde o ve onun her şeyinde biz varız! Vâkıa hudutlarımız ayrıdır, fakat kalbimiz birdir. Vâkıa sancaklarımız ayrıdır, fakat manalar aynı!
Ben de neler diyorum, hudutlarımız ve idarelerimiz ayrı öyle mi? Lâkin Azerbaycan ki benim kardeşim bile değil, benim milletimdir, bir milleti haritanın rengi ve coğrafyanın mesafesi nasıl ayırabilir? Benim milletimden olmayan benim hududumda olsa da benden değil, benim milletimden olan hududumun haricinde bulunsa da benimdir. Benim hududumun içinde ki, benim matemim ve bayramım matem yapanlar var, onları atıyorum, benim hududumun haricindeki Azerbaycan ki benim elemim onda bir matem ve benim handem onda bir saadet oldu, o benim haritamın içinde olmasa da zarar yok o benim ruhumun içindedir!
Biz onunla beraber güldük, onunla beraber ağladık. Onun her giryesi bende bir hıçkırık, benim her tebessümüm ona bir bayramdır. Biz «Oh» dediysek o beraber sevindi, o «Ah» dediyse biz beraber inledik.
Demin ne dedim, sancaklarımız ayrı öyle mi? Oh; gök, yeşil ve kırmızı renkli millî Azerbaycan sancağına dikkat ettiniz mi? O sancağın gök rengi Türklüğün mazisinden alındı, o gök sancak ki bir vakitler, tarihin eski devirlerinde, dalgalandığı ufuklar gökler kadar nihayetsizdi. O sancağın yeşil rengi, İslamiyet’in koynundan alındı. Yeşil renk ki bizde dinin timsalidir ve o renkte kudsiyet uçan ilâhî bir mana var.
Peki kırmızı rengi nereden aldılar mı diyeceksiniz? Azerbaycan’ın üç renkli sancağının gök renk Türklüğün mazisinden, yeşil renk İslamiyet’in koynundan, kırmızı renk de Bakü’ye giren kardeş ordunun önündeki al dalgalı bayraktan alındı! O al dalgalı bayrak ki onun rengi Bakü’ye giren o kardeş ordunun akıttığı kan gibi temiz, o ordunun Azerbaycan’a girmek ve Çarlığı devirmek için akıttığı kan ki taşıdığı bayrağın rengi gibi kırmızıydı.