Yunus Emre’den Yahya Kemal’e. Aşık Paşa’dan Ömer Seyfeddin’e, Reşat Nuriye
kadar hiç aksamadan devam eden yazı dili budur. Bu dili dağdaki çobandan
şehirdeki aydına kadar her Türk bilir. Anlar ve konuşur. Bütün Oğuz ve
Türkmenler de bu şiveyi konuşurlar. Bu, dedemizden, annemizden duyup
öğrendiğimiz Türkçe’dir.
Osmanlı İmparatorluğu devrinde 16 - 19. asırlar arasında saray çevresinde
teşekkül eden sun’î resmî dil ile yukarıda gelişme seyrini anlattığımız
Türkçenin bir ilgisi yoktur. Ancak bu gerçeği iyi bilmeyen kimseler Türkiye’de
bir dil devrimi yapmağa kalkışmışlardır. Ve çok yanlış bir tutum içine
girmişlerdir.
Yanlış fakat iyi bir niyetle başlatılan böyle bir hareket, son 40 yılda el
değiştirerek tamamıyla maksatlı çevrelerin yıkıcı emellerine alet olmuştur.
Yeni yetişen nesilleri millet gövdesinden ve millî maziden koparan kültür
ihtilaline böylece bir de dil devrimi eklenmiştir. Neticede dil devrimi adı
altında yürütülen uydurmacılık akımı devlet eli ve zoru ile okullara
sokulmuştur. Bu yıkım hâlâ bütün dehşeti ile devam etmektedir.
Milliyetçi Türkiye’de önemle ele alacağımız ilk konu muhakkak ki Türkçemizi
bozan, yıkan, karıştıran ve delik deşik eden bu uydurmacılık akımıdır. Pek çok
iyi niyetli ülküdaşımızın da zaman zaman kapıldığı bu tehlikeli hastalık,
meselenin mahiyeti ve içyüzü ortaya konulmadan tedavi edilemez. Önce bunu
belirtelim:
Türkiye’de Türkçeyi sadeleştirme maskesi altında yürütülen hareketin üç
sinsi ve hain maksadı vardır.
1- Bugünkü nesilleri bilgi, kültür ve düşünce bakımından
kendinden önceki bütün nesillerden ve millî tarihten koparmak, onları düne ait
yani bizim edebiyat ve kültürümüze ait hiç bir eseri okuyup anlayamaz hale
getirmek. Böylece yüzde yüz Hristiyan, Yahudi ve Marksist kültürle beslenmiş
köksüz dejenere sözde aydınlar yetiştirmek.
Nitekim otuz yıllık gayret neticesinde aşağı yukarı bu çizgiye gelinmiştir.
Günümüzün aydını artık İstiklal Marşımızı bile anlayamamaktadır.
2-Türkiye'de uydurma bir dili yazı dili haline getirerek Türkiye Türklüğü ile
sınırlarımız dışındaki dünya Türklüğünü birbirine bağlayan yegâne bağı, dil
birliği bağını koparmak. Böylece Anadolu’daki 80 milyon Türk’ün yurt dışındaki
200 milyon soydaşı ile anlaşabilmesini önlemek, sonunda da, bizim
sınırlarımızın dışındaki Türklerle soy birliğimiz olmadığını, Anadolu'da
asırlardır yaşayan başka bir “Halk”tan geldiğimizi iddia etmek.
Nitekim böyle saçma iddialar yaygınlaşmaktadır. Türkiye’deki Türklerin
Asya’daki Türklerle hiçbir ilgileri bulunmadığını zira bizim Yunan asıllı
olduğumuzu ileri sürenler çoğalmıştır. Eğer uydurma dilcilik iyice
yaygınlaşırsa bizim, Kıbrıs, Kerkük, Trakya, İran ve Asya Türkleri
ile anlaşmamız tamamen imkansızlaşacaktır. İşte o zaman Türk dünyasından kopmuş
olacağız. Ayrı bir Anadolu kavmi olduğumuza inandırılacağız ki bu Sovyet
planıdır.
Demek ki uydurmacılığın sinsi maksadı bizi hem millî mazimizden hem de
dünya Türklüğünden koparmaktır.
3- Nesilleri, sayıca yetersiz ve uydurma kelimelerle
okuyup yazmağa zorlayarak onların öğrenme düşünme melekelerini dumura
uğratmaktır.
İşte bundan dolayı bütün eğitim kademelerinde uydurma dile karşı mücadele edilecektir. Türk çocukları, Ziya Gökalp ve Ömer Seyfeddin’in gerçekleştirdiği normal ve sade Türkçe esas alınarak yetiştirilecektir. Halkımızın kullandığı her kelime menşei ne olursa olsun, Türkçe kabul edilecektir. Bugün sadeleşme diye bir meselemiz yoktur. Türk milletinin konuştuğu dil Türkçe’dir. Son bir asırdan beri teşekkül etmiş olan Türk yazı ve kültür dili de düzgün bir plana göre on bir yıllık öğretim süresi içinde gençlere hazmettirilecektir. O zaman liseyi bitiren her Türk çocuğu kolayca kendi klasiklerimizi okuyabilecektir.