Batum, Karadeniz Bölgesinin en güzel, en şirin, tarihî Osmanlı-Türk şehri. Bu gün Gürcistan’da, sınırımızın hemen yakınında, yani yanı başımızda. Çok güzel bir iklimi; ovası, dağı, ormanı var. Yeşilin her tonu, meyvenin her çeşidi var. Ayrıca şairin:
“Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez…”
dediği nehirlerden, bizden doğan Çoruh da Batum'da denizle kucaklaşır.
Osmanlı Devleti zamanında Batum, Karadeniz’de en önemli liman şehrimizdi. Her gün İstanbul’dan Batum’a, Batum’dan İstanbul’a büyük yolcu gemileri çalışırdı. Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun doğusundan İstanbul’a gidecekler, Batum’dan gemiye binerlerdi.
Batum, 93 harbi olarak bilinen (1877 – 1808) Osmanlı- Rus Savaşında Rusların eline geçmişti. Bu yüzden binlerce insan, evlerini, yurtlarını terk ederek Acara bölgesinden Anadolu’ya göç etti.
Batum’lu Bir Kahraman: Ali Rıza Acara
Batum’un kurtarılmasında ve Kurtuluş Savaşında çok hizmeti geçen
Ali Rıza Acara Batum’da doğdu. Tahsil için ilim merkezi İstanbul’a
geldi. Burada Mekteb-i Kuzzat’ı (Kadı Okulu) başarı ile bitirdi.
Ali Rıza Acara, Batum’u Rus ve İngiliz işgalinden kurtarmak için (1915–1917 ) yapılan hürriyet ve istiklâl mücadelesine katıldı. Düşman ve komitacılara karşı harekâtı bizzat idare etti. Çok çetin, zor, amansız bir mücadeleden sonra parlak bir zafer kazandı.
1918’de yapılan Brest-Litovsk Antlaşması ile hedefine ulaştı. Bu antlaşma ile Kars, Ardahan, Batum tekrar anavatana kavuştu.
Kars ve Ardahan’la birlikte Misak-ı Millî sınırları içinde olan ve hatta TBMM’de altı mebusu bulunan Batum, bir anda nasıl hudut dışı bırakıldı?… Bu muamma da henüz çözülmüş, anlaşılmış değil.
Baba Kırk Yıl Sonra Evlâdına Kavuşursa…
Batum, Ardahan ve Kars’ın tekrardan Anavatana kavuşması münasebeti ile devrin Osmanlı padişahı Sultan Vahideddin Han, bu üç vilayetten bir heyeti İstanbul’a davet etti. Bunun üzerine Temur Paşa başkanlığında bir heyet İstanbul’a geldi. Padişahın Yıldız Sarayında bu heyete verdiği yemeğe Ali Rıza Acara da katılmıştı.
Ali Rıza Acara yemekte Padişah Sultan Vahideddin Han’ın yaptığı konuşmayı şöyle nakletmektedir:
“Yemekte Vahideddin Han, Temur Paşa’ya ve diğer heyet âzâlarına pek çok iltifatlar gösterdi ve; ‘Bir baba düşününüz ki, evlatlarını kaybetmiştir. Kırk yıl onların yokluklarının ızdırabıyla yaşadıktan sonra bir gün evine dönünce onları çıkıp gelmiş ve yemek masası etrafında toplanmış görse nasıl heyecan ve sevinç duyar, tasavvur edebilir misiniz? İşte ben o sevinç ve heyecan içindeyim.’ dedi.”
Ali Rıza Acara, İngilizlerin baskı ve sıkıştırması üzerine Batum’u terk etmeye mecbur oldu. Esasen TBMM’de Batum mebusu seçilmişti, Ankara’ya çağrılmaktaydı. Çok zor şartlar altında Ankara’ya gelebildi. Bu sırada Kurtuluş Savaşı da başlamıştı. Bundan sonra Ali Rıza Acara Anadolu’yu şehir şehir, câmi câmi dolaşarak emsalsiz hitâbeti ile vaaz ve konferanslarla halkı Kuruluş Savaşına teşvik etti.
Ezan Sesleri Devam Etsin!
Kurtuluş Savaşında İznik'le Mekece arasındaki bir mevkîde Hâlid Paşa kuvvetleri yeni bir savaşa girmenin hazırlığı içinde bulunuyor. Bütün asker de hazır vaziyette durmaktadır. Yoklama yapıldıktan sonra heybetli, siyah sakallı, ilim ve fazîlet sembolü, sarığıyla kır bir atın üzerinde Ali Rıza Acara meydana çıktı. Askerleri bir baştan bir başa at üstünde dolaştıktan sonra orta yerde durdu. Gür sesi ile ruhlara rahatlık, heybet ve heyecan veren şu konuşmayı yaptı:
"Askerler! Kardeşlerim!
Mübârek dînimizin ana şartlarından biri de hacdır. Hacılar hac maksadıyla mübârek Kâbe’ye gittikleri zaman orada “Hacerü'l-Esved”e yüzlerini, gözlerini sürmek sûretiyle onu öperler. Çünkü Hacerü'l-Esved Cenâb-ı Rabbülâlemin tarafından Cennet'ten gönderilmiş mübârek bir taştır.
Siz de bugün öyle şerefli bir mücâdele ve hizmet üzerindesiniz ki, Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla muvaffak olup, zafer müyesser olunca, bütün millet, ihtiyar analarımız, güngörmüş babalarımız, genç kızlar, çocuklar, hâsılı bütün arkada bıraktıklarımız, Hacerü'l-Esved’i öpen hacıların heyecan ve iştiyakıyla sizi sarılıp öpecek ve bağrına basacaktır.
Siz bu mücâdelede ölürseniz "şehîd", kalırsanız "gâzi" olmak sûretiyle Cennet-i âlâdan gönderilmiş bulunan Hacerü'l-Esved gibi bu mazlûm milletin mukaddesâtına dâhil olacaksınız.
Cenâb-ı Hak, nurlu ve açık alınlarınız gibi bahtınızı da açık eylesin ve yarın rûz-ı mahşerde Peygamber aleyhisselâtü vesselâm efendimizin iltifât ve şefâatlerine mazhar kılacak zaferi lütuf ve ihsân buyursun. Sizleri, İslâm'ın bin yıllık vatanı olan bu topraklarda ezan seslerini devâm ettirecek bu savaşın gâlibiyetiyle şereflendirsin."
Ali Rıza Acara Efendinin böylece devam eden heyecanlı vaazı sonunda erlerden yedi kişi aşırı heyecan sebebiyle bayıldı.
Bundan sonra başlayan taarruzda erler, kükremiş aslanlar gibi düşmana saldırdılar. Ali Rıza Efendi de elinde silâhla askerin arasında idi. Cenâb-ı Hakk'ın yardımı ile düşman püskürtüldü.
İstanbul’un Arkası Anadolu’dur
Cephede bunduğu bir sırada İkdâm Gazetesi’nin muhâbiri ile yaptığı mülâkat, onun Cenab-ı Hakk’ın lütfu ihsanıyla tahakkuk edecek zafere ümit ve inancını belirtmektedir. Muhabir;
— İleriyi nasıl görüyorsunuz?
— Çok iyi olacak!
— İngilizler İstanbul’dan giderler mi?
— Mecbûren!
— Pek güç, bakın Mısır’dan gitmediler.
— Mısır’ın arkası Sudan, İstanbul’un arkası ise Anadolu’dur.
Anadolu’daki azim ve iman İngiliz’i İstanbul’dan kovabilecek bir kudrete
sahiptir!
— Bunu nasıl anlıyorsunuz?
— Bu bir histir, böyle şeyler aklî hesaplara uymaz. Bu millet İ’lâ-yı Kelimetullah davasına bin yıl fedâkârâne hizmet etmiş büyük ve emsalsiz zaferler kazanmıştır. Biz de o şehit ve gazilerin evlatlarıyız. Cenab-ı Hak bizi onların hizmetleri hürmetine yardımından mahrum etmeyecektir. Benimle birlikte bütün Anadolu halkı, bu inancı taşımaktadır. İnanıyoruz, o halde zafer bizimdir!
Ali Rıza Acara 1960’ta Ankara’da vefat etti.