Yani “meram”ımı o vasıtayla başkalarına ulaştırırım.
Dilini bilmediğim yabancı bir ülkede kendimi “dilsiz” hissederim.
Düşünceler ve hissiyât gönlümde fıldır fıldır döner de kimseye “derdimi anlatamam”.
Gönlüm ve zihnim ne kadar engin his ve düşüncelerle dolu olursa olsun; onları bir türlü “dile getiremem”.
“Dilsiz ve ağızsız” bir yabancıyımdır.
Hem oradaki insanlara… bakkalından ilim adamına kadar, hepsine… hem de onlar bana!
Ve bu “yabancılığı” iliklerime kadar yaşarım.
Kendi içinde mânâ ve mefhum olarak var olanlar, “kalıplara” dökemediğim için başkaları nazarında yoktur.
Çünkü “kelimeleri” bilmem.
Meramımı anlatıp derdimi bir türlü dile getiremediğim için de onlar bana; ben onlara yabancı olarak yaşar giderim.
Şayet buna yaşamak denirse.
Bir de bunu kendi memleketim ve kendi insanlarım arasında düşünün!
……
Ve bir daha hatırlarım; dil, maksat değil vasıtadır.
İnsanları ve nesilleri birbirlerine bağlar, onları anlaştırır. Yabancılığı ortadan kaldırır.
İlim, fikir, kültür ve san’at, bu harika vasıtayla gönüller ve beyinler arasında mekik dokur.
Böylece insanlar ve nesiller birbirlerini doğru tanır ve “anlar”.
……
Bütün bunları bir daha düşünür, bir daha yazar, bir daha okur ve Türkçeyi, onu konuşan insanları adeta birbirleriyle yabancılaştırıp “anlaşamamak” vasıtası haline getirenlere bir sıfat düşünürüm.
Ararım; ararım… Bulamam.
En iyisi gene kendileri için kullandıkları sıfatlara sarılırım:
“Dil devrimcisi”, “arı Türkçeci”, “öz Türkçeci” …
Oldu mu? Ne dersiniz?
Mevzu çok derin ve mühimdir.
Tamamen ilmî ve akademiktir.
Ve de suret-i kat’iyyede “Kurumik” değildir!
Tam ben bunları düşünüp dururken baktım, gazetemizde bir anons,
“İngilizce” sütunu içinde:
“Kasetlerimiz bedava!” başlığı altında İngilizce Hocasının bir gafleti:
“Aldığımız gıdaları bulamayan dünyada milyonlarca insan var.”
İngilizce Hocamız diyor ki:
“Dünya gıda günü dolayısıyla asılmış olan pankarttaki bu cümle yanlış. Doğrusunu bize yazın, kasetlerinizi bedava gönderelim.”
Oldu mu şimdi Hocam? Kocaaa koca profesörler, bilim(!) adamları, yazın(!) sanatçıları, üpünlü ve çok bilimsel(!) yazarların kum gibi kaynadığı İstanbul’da bu yanlışı sizden başka gören olmadı mı? Siz İngilizcenizi öğretin lütfen.
“Ben de onu yapıyorum. Ama Türkçeyi doğru bilmeyene İngilizceyi öğretmek mümkün değil.”
Ne diyelim?... Haklısınız efendim, yerden göğe haklısınız. Ana dilini doğru bilmeyenlere yabancı dili nasıl öğreteceksiniz? Değil mi?...
Yazımı bir teklifle bitirmek istiyorum.
Siz doğru cevap sahiplerine İngilizce kaseti bedava gönderin.
Sonra da doğru cevabı pankartı asanlara bir zahmet postalayıverin.