Ahmet Yesevi Hazretleri'nin Türbesinde Ağlayan Ahıskalı

Muammer Erkul 16.10.2014 7295

Yesi’de ağlayan kadın Güllü Ayazova

T
âa gençliğimden beri Türkistan sevdalısıyım. Öyle ki, taa o yıllarda “Taşkent, Semerkant, Buhara” der dua ederdik. Osman Yüksel Serdengeçti’nin Türkistan için yazdığı “Ağıt” şiirini göz yaşı ile okurduk…

Osman Yüksel Serdengeçti ne diyordu şiirinde:

Yıllardır, yıllardır hayaller kurdum,
Seni anam gibi aradım durdum.
Ey benim sevgilim, ey ana yurdum!

Nerde benim yaslı Tanrı dağlarım?
Akşam olur sabah olur ağlarım

Turan ellerinden haber gelmiyor,
Yarabbi derdimi kimse bilmiyor,
Dört asırdır Türk'ün yüzü gülmüyor

Akşam olur sabah olur ağlarım,
Nerde benim Ural-Altay dağlarım? 

Koskoca bir alem göçmüş yıkılmış,
Türbelerin, camilerin yakılmış,
Meydanlara kara putlar dikilmiş!

Buhara der, Semerkant der ağlarım
Nerde benim Ural-Altay dağlarım? 

Osman Yüksel Serdengeçti Komünizmin çöktüğünü, Sovyetlerin dağılıp, Türkistan Türklerinin esaretten kurtulduğu günleri göremedi. Merhum tam bir Türk dünyası sevdalısıydı. Şiirlerinde bu sevdayı çok güzel dile getirmişti. Ruhu şâd olsun. 
Son 20 yılda vaziyet öyle değişti ki elhamdülillah, komünizm çöktü ve bizler de o topraklara gitme imkânına kavuştuk.

İlk seyahatlerimden birisi Kazakistan’a oldu. Yesi’ye gittik. Yesi şehrinin adı şimdi Türkistan. Ruslar resmen bu Küçük şehre “Türkistan” diyorlar. Esasen  “Uluğ Türkistan”yani “Büyük Türkistan” isminin kullanılmasını yasakladılar. “Orta Asya” denilmesini mecbur ettiler. Maalesef Türkiye’de de Cumhuriyetten sonra “Orta Asya” denilmeye başlandı.  Özbekistanlı Türkolog Dr. Baymirza Hayit Orta Asya isminin kullanılmamasını, mutlaka “Uluğ Türkistan, Büyük Türkistan” denilmesini ısrarla ifade ediyor. 

Büyük Türk İslam Âlim ve Evliyası Ahmet Yesevî hazretlerinin türbesi de orada. Muhteşem bir yapı, böyle tepe gibi taa uzaklardan görünüyor. Etrafında külliye ve medreseler çokmuş zamanında. Sonra, komünizm döneminde bütün dinler yasak ya; uzun yıllar kapalı kalmış ve hiç kimse ziyaret edememiş orayı. Bakımsızlıktan harap olmuş. Sonradan Türkiye hükümetinin desteğiyle elden geçirilmiş, mükemmel şekilde restore edilmiş, yeniden  bir ziyaretgâh olmuş. Türkistanlılar  uzun yıllar hasret kalmışlar ya, devamlı ziyarete geliyorlar. Yüzlerce insan her gün ziyarete geliyor.
 
Dikkat ettik, gelen insanlar dua da bilmiyorlar. Çünkü Sovyetler yıkılıncaya kadar hiç dua öğrenememişler. Bilenler ise ölmüş, insanlar Kur’an-ı Kerîm okumayı unutmuşlar. 
Fakat yine de, uzaktan yakından o mübarek makamı ziyarete geliyorlar birçokları sadece ellerini türbeye sonra yüzlerine sürüp gidiyorlar. İnsanın içi parçalanıyor!

- Burada bir şeyler okumak lazım, dedik…
- Evet, duyduk ki “Fatiha” falan varmış aslında. Fakat biz komünist rejimde, iki üç kuşak boyunca hiç bir şey öğrenemedik. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Fakat Müslümanlar ellerini yüzlerine sürüyorlarmış. Biz de Müslümanız. Onun için buraya ziyarete gelip, ellerimizi böyle yüzümüze sürüyoruz, dediler.

Onlara baktım baktım, öylece donup kaldım. Ne diyeceğimi bilemedim.
*
Ziyaretimi yaptıktan sonra, türbenin tam penceresinin önüne geldim. Baktım ki, içeride bir hanım var 30-35 yaşlarında. Elinde bir cüz, Kur’an-ı Kerîm okuyor. Tesettürlü de… 

- Allah Allah, dedim. Bir tane de olsa, burada nasıl çıktı, hayret! Nerede öğrenmiş acaba? 

Döndüm bahçeye çıktım, türbe ön tarafta kaldı. Baktım ki o hanım da bahçeye gelmiş, bir erkekle bir kadında yanında duruyor. Yani üç kişi olmuşlar. Yanlarına varıp dedim ki: 

- Bacı maşallah, bir tek seni Kur’an-ı Kerîm okurken gördüm. 
Bir yandan da konuşmasına dikkat ettim, tam Anadolu lehçesi. 

- Yahu sen Ahıska Türklerinden misin? 
- He, dedi. Ahıskalıyım. 
- Ben Ahıska Türklerini çok seviyorum, dedim. Yaşadığınız sürgünleri, acı maceralarınızı çok dinledim. Son zamanlarda Türkiye’ye de çok Ahıskalı geldi. Bütün dedelerinizin çektiği büyük sürgünleri, dayanılmaz sıkıntıları çok yakinen dinledim. Sizlerin hayatınızı biliyorum. 

- Evet, dedi. Babam sürgün oldu buraya geldi. Bizler bu topraklarda doğup büyüdük. Ancak, babam “Ahh, ölmeden İstanbul’u bir görsem!..” Derdi hep. Derdi ama ona kısmet olmadı. İnşallah görmek bize nasip olur. 
*
“Ahıska” denen bölge Posof’un karşısında yani Kars’ın hemen ötesinde, şimdiki sınırlarımıza çok yakın bir şehirdi. İkinci Dünya Harbi bittikten sonra Ruslar, aynen Kırımlılar gibi Ahıskalıların da tamamını, arkada hiçbir kimse kalmamak suretiyle trenlere bindirip meçhule doğru sürdüler. Kırgızistan’a, Kazakistan’a, Özbekistan’a, aklına neresi gelirse Sibirya’nın içlerine kadar sürdüler. Tamamen bir Türk yurdu olan Ahıska’da köylü-şehirli hiç kimse kalmadı… 

Zaten İkinci cihan savaşında Ruslar hepsinin kocasını, evladını askere almış, kırk bin kişi gitmişse otuz bini dönememişti. Cephelerde vurularak veya hastalanıp ölmüş çoğu… 

İşte bu insanları; kadın-çocuk-ihtiyar demeden vagonlara dolduruyorlar, yarısı yollarda ölüyor. Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ,Tacikistan’da, Fergana Vadisi’nde ve taa Orta Asya’nın en ücra yerlerinde çok gördüm onları. Hala oralarda epeyce Ahıskalı nüfus var… Yani eski Sovyet cumhuriyetlerinin her tarafa dağılmışlar. Komünizm çöktükten sonra  doğudan, Asya topraklarından Azerbaycan’a geldiler. Türkiye’ye gelen de çok oldu. Onlar Osmanlı Türk’üdür. Aynen bizim gibi Türkiye lehçesi, Kars-Erzurum bölgesi insanları gibi konuşuyorlar. Çok temiz, asil insanlar. Memleketi, vatanı seven kimseler. Fakat büyük acılar çektiler. 

Bir nineden dinlemiştim o sürgünü. Şimdi vefat etti o kadıncağız, hepsine rahmet olsun: “Bizim kocalarımız askerdeydi, çoğu cephelerde öldü. Bir gün bizi vagonlara doldurdular. Dedik ki “Herhalde bizi Hazar Denizi’ne dökecekler.” Bizim itlerimiz vardı, ineklerimiz vardı. Bizi toplayıp götürürlerken onlar ağladılar… Köpek ağlar mı hiç? Ben köpeği ağlarken gördüm. Bunu gördüm! Dedi. 
*
İşte, Ahmed Yesevî Hazretleri’nin türbesi başında gördüğüm hanıma;

-Maşallah sana, Kuran-ı Kerim’i okumayı biliyorsun. Peki nereden, kimden öğrendin? Demiştim ya, o da bana;
- Komünizm çökünce Türkiye’den hocalar gelmişti, onlardan öğrendik, dedi.
- Seni tebrik ediyorum, dedim. Ben Ahıska Türklerini çok seviyorum. Dilimiz de bir; güzel anlaşıyoruz. Onun için sizinle karşılaşmak benim için güzel hatıra oldu.
Yanında gördüğüm karı - koca ise Adana’dan ziyarete gelmişler. Ayakta durmuş konuşurken, onlar da dikkatle dinliyorlar… 

O sıra ben elimdeki çantayı açtım, iki tane Rusça kitap vardı yanımda. Biri “Namaz Kitabı” bir de “İman ve İslam” kitabı.

-Sana bunları hediye edeyim, deyip kitapları kendisine uzattım. 
Aldı kitapları. Şöyle göğsüne bastırdı , yere çömeldi. Kitaplara sımsıkı sarılmış olarak hüngür hüngür ağlamaya başladı…

Tam o esnada, Adana’dan gelmiş olan iş adamı, parmağıyla onu göstererek;
- Bunun duası kabul oldu, bunun duası kabul oldu, diye bağırmaya başladı… Hayret ettim tabii ki.

- Ne duası kabul oldu, ben de merak ettim, deyince o iş adamı şöyle dedi:
- İki saat evvel “Sizler Türkiye’den geldiniz, dinî kitap getirseydiniz ya. Bizler İslâmiyeti bilmiyoruz ama öğrenmek istiyoruz” demişti. Şimdi sen çıktın geldin ve ona istediği kitapları verdin!..

- Yahu bacı, dedim. Sen var ya sen, inan ki aradığını buldun. Tam yerine kavuştun. Dilediğin kadar kitap iste. Ne kadar dersen o miktarda kitap göndereceğim, hem okuyacaksın hem dağıtacaksın…

Ve ona tabii ki çok kitaplar gönderdik. Türkiye’den Çimkent’e uçakta vardı. Biz gönderiyoruz,O da alıp dağıtıyordu. Orada dağıtılan kitapları okuyarak, İslamiyeti gayet güzel öğrenmiş kimselerin yazdığı mektuplar var şimdi arşivimde. Bir hanım diyor ki: “Biz dinimizden uzaklaşmıştık, bu kitapları okuyunca tekrar İslâmiyete döndük.” Böyle yazmış… 

Şimdi, o anda, yere çökmüş ve ağlamakta olan bu hanım, gözyaşlarını sildi ve dedi ki;

- "Size bir şey söyleyeceğim. Bizler, Peygamberimizin hayatını hiç bilmiyoruz. Acayip şeyler anlatıyorlar, fakat hep yabancılar anlatıyor, bizimkilerse hiç bilmiyor. Sevgili Peygamberimizin hayatını Rusçaya tercüme ederek, güzel bir kitap hazırlasanız çok büyük bir hizmet ve fayda olur" deyince, İçim coştu, göğsüm kabardı;

- Maşallah, dedim. Çok doğru söyledin, tebrik ediyorum seni. Hakikaten çok zaruret var buna.
*
Türkiye’ye geldikten sonra hiç vakit kaybetmeden Enver Abi’ye gidip arz ettim. Hiç unutmuyorum;

- Tabi kardeşim, tabii ki önce Sevgili Peygamberimizi öğreneceğiz ki Müslüman olacağız. Dedi.

- Efendim, Prof. Dr. Ramazan Ayvallı’nın “İki Cihan Güneşi Hazret-i Muhammed’in Hayatı” isimli kitabı var, bunu tercüme edelim, dedim.

Tercüme işi başladı. Ama o kadar zor ki; Rusça edebî bir dil. Dört sene uğraştık fakat mükemmel bir tercüme oldu. Bunu Türkiye ve Kazakistan’da basmaya başladık. 
İsteyene oradan da, buradan da gönderiyoruz. Ve şimdi on binlerce kitap bütün Rus coğrafyasına girdi, halen oralarda dağılıyor. 

Rusçadan sonra Özbekçe, Kırgızca, Kazakça, Azerice ve Uygurca da tercüme edilip basıldı. Aynı kitap daha sonra, Romence, Bulgarca, Lehçe, İngilizce, Boşnakça, ve hatta Japonca’ya da tercüme edildi.
*
Şimdi o hanıma, Güllü Ayazova’ya zaman zaman telefon açıyorum. 
- Güllü abla, diyorum. Sen öyle bir hayra vesile oldun ki, tahmin bile edemezsin... Sen bizden Peygamberimizin hayatını istedin. Rusça bilen on binlerce kişi bu kitabı aldığı gibi, daha sonra pek çok dile tercüme edildi. İşte bunun sevabı sana yeter, inşallah Peygamberimiz sana şefaat eder, diyorum. 
*
İlk konuştuğumuz zamanlarda demişti ki Güllü Ayazova:

- Biz sürgünle buraya geldik. Yine benim kocam da sürgünde trende doğmuş, adını o yüzden “Garip” koymuşlar. 

Yıllarca garip bırakılmış bir millet işte Ahıska Türkleri. Çok şükür ki artık eskiyle kıyaslanamayacak imkânlara kavuşabiliyor. En başta komünizm gibi bir rejimden kurtulmuşlar, yani hürler, seyahat edebiliyorlar, çocuklarına istedikleri ismi koyabiliyorlar, kitap okuyabiliyorlar, namaz kılabiliyorlar, daha ne olsun…

Bu hanımın ailesini Kazakistan’a sürüyorlar. Ahıska Türk’ü olan babasıyla annesi Çimkent’e yerleşiyor. Güllü orada doğuyor, orada okuyor. Üniversite mezunu şimdi, kültürlü bir hanım. Çocukları da okumuş, hepsi tahsilliler orada. 
Babası önce vefat etmişti, sonra bir gün telefon etti İstanbul’a:
-Kocam vefat etti, dedi. 
…..
Bir gittiğimde uğradım Çimkent’e. Hacca gidip gelmiş Güllü Ayazova. Evinin bahçesinde bize zemzem içirdi, hurma yedirdi.

Dedim ki kendisine; yaşı benden küçük biliyorum ama öyle söylüyorum… 
- Güllü abla, dedim. Sen var ya çok hayırlara vesile oldun. Bak Allahu teala sana ne büyük nimetler ihsan etti. Seni tebrik ediyorum… 

Şimdi de bazen telefon açıyorum: “Güllü abla nasıl gidiyor? Kitapların sevabı geliyor her taraftan, inşallah sana yeter ahirette, diyorum. Bunun sevabı kıyamete kadar gidecek, sadaka-i câriye işte budur. İslâma hizmet etmiş ve bize kadar ulaşmasına sebep olmuş Emevilerin, Selçukluların, Osmanlıların hizmetlerinin sevapları gibi, sen de bir güzel yol açtın, bir hizmet başlattın ve bundan da sevaplar kazanmaya başladın. Böyle diyordum. Ben çok sevindiğim için onu da sevindiriyorum. 
…..
Bir gün de telefon ettim ona. Açıldı telefon.
- Aloo, Güllü abla!.. 
Ses yok. 
- Alooo!.. Kimsin?..
- Ben İslam, dedi… Oğlu yani.
- Ha İslam, yahu Güllü abla nerede?..
- Anaaaa!..
Ben bekliyorum öyle, o telefon elinde, bağırıyor.
- Anaaa… Anaaa… 
Gene ses yok. 
O zaman dedi ki;
- Anam, namazda. 
Aynen Anadolu’daki gibi ifadeler.
Milliyetçi de çocuk, armasında bir “bozkurt” simgesi, dolanıyor oralarda. 
*
Şimdi, Güllü ablanın orada Ahmet Yesevi Hazretleri’ni ziyaretinde, gözyaşıyla yapmış olduğu duanın neticesini görüyor musunuz? 

İşte bu, Ahmet Yesevi hazretlerinin kerametidir. 
Yesi’yi gezmeye gelen karı kocanın o sözü söylemesi, yani “bunun duası kabul oldu” demeleri. Değil mi, söylemeyebilirlerdi. O zaman bu irtibat kurulmayacak, belki de bunca hizmet olmayacaktı. Ondan sonra, o kitapların yanımda bulunması, ona verilmesi… 

Güllü Ayazova deyince, ben her zaman diyorum ki arkadaşlara:

“Güllü Ayazova bir çığır açtı. Bu hanım böyle canı gönülden isteyince Allahü teala ona ihsan eyledi. Ve bu kitap binlerce, on binlerce, halen Rus coğrafyasında dağılıyor,okunuyor … 


 

İlgili Makaleler

Türkistan
Rusya’nın Asil Türk Kızları
B
alkan Harbi sırasında S.Petersburg Üniversitesinde okuyan Ümmü Gülsüm Kemalova, Rukiye Yunusova, Meryem Yakubova, Meryem Pataşova isimli Türk kızları Rusya’dan Osmanlı “Hilal-i Ahmer”ine (Kızılay) yardım etmek ve Türkiyeli hanım kardeşlerini uyanışa çağırmak maksadıyla İstanbul’a geldiler. 

Balkan harbinde beş ay sürey…
Türkistan
Türkistan’dan Konya’ya Bir Âlimin Serüveni
K
ırgızlar en eski Türk boylarından biridir. Yenisey Nehri civarı, tarih sahnesine çıktıkları ilk yer olarak kabul edilmektedir. Hun İmparatorluğu döneminde Altay bölgesine göç eden Kırgızlar bugün itibarıyla Tanrı Dağlarının eteklerinde Kırgızistan denilen ülkede yaşamaktadırlar.
 
Kırgızistan, Batı Türkistan’ın doğu ucu…
Türkistan
Rusların Türkistan'ı İstilası ve Dr. Baymirza Hayit
R
usların Türklük ve Müslümanlık aleyhindeki mücadelesinin kökenini, 1453’te İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra Rus Knyasi III. İvan ile Sophia Paliolej’in 1473’te evlendirilmesi sonucu Bizans İmparatorluğu’nun mirasçısı olduğunu ileri sürmelerindeki saldırgan davranışlarda buluyoruz.  

Rusların ilk olarak 15…
Rusların Türkistan'ı İstilası ve Dr. Baymirza Hayit
Türkistan
Sürgün ve Zulüm Diyarı Sibirya’nın Dünü Bugünü
T
ürkiye’de birçok insan 1990’lı yıllara kadar ne Rusya içlerinde yaşayan Türk halklarından ne de Sibirya’dan yeteri kadar bilgi sahibi değildi. Çünkü ülkemizden herhangi bir kimsenin o coğrafyalara gitmesi mümkün olmadığı gibi, aynı şekilde orada yaşayanların da Türkiye’ye gelmeleri imkânsızdı. Zira Rus idarecileri…
Türkistan
İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ını Dünyaya Tanıtan Büyük Âlim: Muhammed Murad-ı Kazani
B
ugün Rusya Federasyonu içerisinde özerk cumhuriyetler olan Başkurdistan ve Tataristan, Türk-İslam tarihinde önemli gelişmelere sahne oldu. Bazı tarihçiler ilk Müslüman Türk devleti olarak kabul edilen İdil Bulgar Hanlığı’nın burada, Bulgar şehrinde kurulduğunu ifade eder.
 
Bu coğrafya İdil ve Kama nehirlerinin kesiştiğ…
İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ını Dünyaya Tanıtan Büyük Âlim: Muhammed Murad-ı Kazani
Türkistan
Mimar Gözü İle Türkistan'ın Şaheserleri
T

ürkistan’ın muhteşem Türk-İslam mimari eserlerini, Cumhuriyet devrinde ilk defa giderek yerinde araştıran iki idealist Türk kadını; Dr. Emel Esin ve Prof. Dr. Gözde Ramazanoğlu oldu. Sanat tarihçisi Dr. Emel Esin, 1955 yılında, Sovyetler zamanında, Moskova Büyükelçisi olan kocası Seyfullah Esin’le binbir müşkülatla…

Mimar Gözü İle Türkistan'ın Şaheserleri
Türkistan
Bağdat’ı ve halifeyi esaretten kurtaran büyük Türk sultanı: Tuğrul Bey
D
ünya, Türk-İslam tarihi boyunca âdeta altın çağını yaşadı. Her dilden, her renkten ve her cibilliyetten insan, Türklerin merhametli kanatları altında huzur buldu. Bunun temelini hiç şüphesiz İslam’ın “ahiret inancı” ve “insan” merkezli bakış açısı oluşturuyordu. Binaenaleyh Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı devletleri…
Bağdat’ı ve halifeyi esaretten kurtaran büyük Türk sultanı: Tuğrul Bey
Türkistan
Türkistan (Yesi) Resmen Manevi Başkentimiz
T
ürkistan…

Hoca Ahmet Yesevi’nin medfun olduğu kadim Türk şehri.
 
Kazakistan Cumhuriyeti’nin hususi ehemmiyet atfettiği bu tarihî şehir önceki gün Kazakistan Meclisi'nin gündemindeydi. Türkistan’a hususi statü verilmesi ve “Türk Dünyası”nın manevi başkenti olması oy birliğiyle kanunlaştı.

2021 yılında Türk Devletleri Teşk…
Türkistan (Yesi) Resmen Manevi Başkentimiz
Türkistan
Sovyet Esaretindeki Türkistan
A
ta yurdumuz Türkistan hakkında Osmanlılar zamanında, mesafenin uzak olmasından dolayı çok fazla ilmî araştırma ve çalışma yapılamadı. 20. asırda ise bütün Türkistan, komünizm esareti altında idi. Türkiye’den Türkistan’a, oradan Türkiye’ye gidip gelmek, araştırma yapmak hemen hemen imkânsızdı. Türkistan’ın tarihi,…
Sovyet Esaretindeki Türkistan
Türkistan
Türkistan’dan İstanbul’a Siyası Mülteciler
O

rta Asya’daki Rus işgalleri ve buradaki siyasî müesseselerin çökmesi veya Rusya’ya bağımlı hale gelmeleri neticesinde, bilhassa XIX. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul, birçok Türkistanlı siyasi mülteciyi geçici veya devamlı olarak misafir etmek zorunda kalmıştır. Bu mülteciler Osmanlı idarisiyle yakın münasebet…

Türkistan
Türk Birliği ve Mahtumkulu
2

0. Asırda dünya iki büyük savaş görmüş, iki defa da taksim edilmiştir. Bu savaşlardan da taksimlerden de en büyük zararı Türk milleti görmüştür. Çünkü bu iki savaşta en çok Türk milleti ölmüş, en çok Türk ülkesi taksim edilmiştir. Dünyada hiçbir Türk topluluğu yoktur ki yekpâre bir vatanda yaşasın. Bölünmüşlük…

Türkistan
Türk Ülküsü Yolunda Bir Ömür
T
ürkistan’ın piri Hoca Ahmed Yesevi bir şiirinde şöyle der: 

Neler gelse görmek gerek o Hüda’dan/Yusuf’unu ayırdılar Kenan’dan/Doğduğum yer o mübarek Türkistan’dan/Bağrıma taşlar vurup geldim.

Eski çağlardan beri Türk kavimlerinin yurdu olarak bilinen, geçtiğimiz asırda Ruslar tarafından işgal edilen “Uluğ Türkistan” ism…
Türk Ülküsü Yolunda Bir Ömür