Sultan Bâyezîd-ı Velî

x 26.07.2012 2811

F
â­tih Sul­tan Meh­med Han’ın bü­yük oğ­lu olup, 3 Ara­lık 1447’de Sit­ti Mük­ri­me Hâ­tun’dan doğdu. Kü­çük yaş­tan itiba­ren tam bir ih­ti­mam­la ye­tiş­ti­ri­len şeh­zâ­de Bâyezîd, dev­rin en mümtaz âlim­le­ri elin­de tah­sil gör­dü. Ye­di yaşında iken, Amas­ya bey­ler­be­yi Ha­dım Ali Paşa ne­zâ­re­tin­de Amas­ya idârecisi ol­du.

Amas­ya, Sel­çuk­lu­lar dev­rin­den be­ri önem­li bir ilim ve kül­tür mer­ke­zi idi. Bir padişah ada­yı­nın yetiş­me­si için, bu vi­lâ­yet­te bü­tün şart­lar mü­sa­it­ti. Böl­ge­de öte­den be­ri büyük âlim­ler ye­tiş­ti­ği gibi, ih­ti­yaç du­yu­lan sahalar­da da hâ­riç­ten âlim­ler ge­ti­ri­lir­di. Şeh­zâ­de Bâ­ye­zîd; Amas­ya’da üst se­vi­ye­de dev­let gö­rev­li­le­rin­den olan la­la­sı Ha­dım Ali Pa­şa, ni­şan­cı­sı Ke­mâ­led­dîn Ah­med Çelebi, def­ter­da­rı Ha­cı Mah­mûd Çe­le­bi­zâ­de Sa’ded­dîn Çe­le­bi, dî­vân kâ­ti­bi Sa’dî Çe­le­bi nezâ­re­tin­de il­mi­ni art­tı­rıp, ida­re­ci­lik bil­gi­le­ri­ni ge­liş­tir­di. Sey­yid Sad­red­dîn Mu­ham­med Ho­rasâ­nî ve Zey­nüd­dîn Hâ­fî haz­ret­le­ri­nin ha­lî­fe­le­rin­den Ab­dür­ra­hîm Mer­zi­fo­nî’nin soh­bet­le­rin­de bu­lun­du. 

Amas­ya müf­tî­si Zey­nüd­dîn Ha­lil Çe­le­bi ve ve­fâ­tı­nı mü­tea­kip ye­ri­ne ge­çen oğ­lu Mus­li­hid­dîn Mus­ta­fa Efen­di, ye­ni ni­şan­cı­sı Mü­ey­yed­zâ­de Ali Çe­le­bi, Çan­dar­lı­zâ­de Tâ­ced­dîn İb­ra­him Çelebi, Mus­lih­zâ­de Kâ­dı Şem­sed­dîn Meh­med Çe­le­bi, Muh­yid­dîn Meh­med Çe­le­bi ile kar­de­şi Se­lâ­had­dîn Mû­sâ Çe­le­bi ve Ha­tîb Mol­la Kâ­sım’dan ilim öğ­ren­di. Şeyh Ham­dul­lah Âgâh’dan hat ders­le­ri al­dı. Sey­yid Sad­red­dîn Mu­ham­med’in oğ­lu ve ha­lî­fe­si olan ve ba­bam di­ye bahsettiği Sey­yid İb­ra­him Çe­le­bi’yi ikâ­met ye­ri olan Amas­ya ya­kın­la­rın­da­ki Ye­ni­ce kö­yün­de zi­ya­ret edip, il­min­den is­ti­fâ­de et­ti. 

Çe­le­bi Ha­lî­fe adıy­la meş­hur Ce­mâl-i Hal­ve­tî’nin ve Ebüs­süûd Efen­di’nin ba­ba­sı Yav­sî Şeyh nâmıy­la meş­hur Muh­yid­dîn İs­ki­libî gi­bi bü­yük ev­li­ya zât­la­rın du­ala­rı­na ka­vuş­tu. Bü­tün ilim dalların­da bil­gi sa­hi­bi ol­du. Türk­çe’den baş­ka, Arapça, Fars­ça ve Uy­gur­ca’yı öğ­ren­di. Maiyye­ti­ne ve­ri­len ku­man­dan ve cen­gâ­ver­ler­den, si­lâh tâ­lim­le­ri­ni, ata bi­nip ok at­ma­sı­nı öğ­ren­di. İda­re­ci­lik­te ma­hir hâ­le gel­di. Da­ha şeh­zâ­de­li­ğin­de fay­da­lı iş­ler ya­pıp, ha­yır­la­ra ve­si­le ol­du. Garîb­le­rin, kim­se­siz­le­rin du­âsı­nı al­dı. Çe­le­bi Ha­lî­fe, sul­tan ola­ca­ğı­nı Al­la­hü te­âlâ­nın iz­niy­le kırk gün ön­ce­den ha­ber ver­di ve çok du­â et­ti.

Sul­tan Bâ­ye­zîd Han, il­me, âlim­le­re, ve­lî­le­re ve Al­la­hü te­âlâ­nın sev­gi­li kul­la­rı­na çok hür­met eder, on­la­ra ih­san­lar­da bu­lu­nur­du. İlim sa­hi­bi, tak­vâ, adâ­let ve mer­ha­met­ten ay­rıl­ma­yan, va­kar­lı ve hil­miy­le meş­hur bir pa­di­şah ol­du­ğu için Bâ­ye­zîd-i Velî ola­rak bi­li­nir. 

Al­la­hü te­âlâ­nın rı­zâ­sı için ilim öğ­re­nen ve yi­ne Al­la­hü te­âlâ­nın rı­zâ­sı için in­san­la­ra na­sîhat eden âlim­le­rin, Al­lah adam­la­rı­nın söz­le­rin­den çık­maz, on­la­rın na­sîhat­le­ri­ni can ku­la­ğı ile din­ler­di. Devlet iş­le­rin­den ar­ta ka­lan za­mâ­nını ki­tap oku­mak ve ibâ­det et­mek­le ge­çi­rir­di. Ba­ba­sı Fâ­tih Sul­tan Meh­med dev­rin­de İs­tan­bul’un ilim mer­ke­zi ya­pıl­ma­sı için baş­la­tı­lan ça­lış­ma­lar, Bâ­ye­zîd Han za­mâ­nın­da da de­vam et­ti. Ül­ke­sin­de­ki ve di­ğer İs­lâm ül­ke­le­rin­de­ki bâ­zı âlim­le­re ma­aş bağ­lat­tı. 

Bun­lar ara­sın­da He­rat’ta bu­lu­nan Mol­la Câ­mî haz­ret­le­ri­ne ve Nak­şi­ben­dî yo­lu­nun mer­ke­zi olan Bu­hâ­râ’da­ki der­gâ­hın şey­hi­ne her se­ne beş bin ak­çe gön­de­rir­di. Ken­di şah­sî mül­kün­den ver­di­ği he­di­ye ve sa­da­ka­lar da bir hay­li faz­la idi. Mol­la Câ­mî’yi ve Ubey­dul­lah-ı Ah­râr haz­ret­le­ri­nin oğ­lu Hâ­ce Ab­dül­hâ­dî’yi İs­tan­bul’a dâ­vet et­ti. Bâ­ye­zîd Han, Hâ­ce Ab­dül­hâ­dî’ye çok hür­met ve il­ti­fat­lar­da bu­lu­nup du­âla­rı­na maz­hâr ol­du.

Bâ­ye­zîd Han, da­ha Şeh­zâ­de­li­ğin­de baş­la­dı­ğı îmâr fa­ali­yet­le­ri­ne öm­rü­nün so­nu­na ka­dar de­vam et­ti. Amas­ya’da yap­tır­dı­ğı med­re­se, câmi ve zâ­vi­ye­den son­ra, Edir­ne’de dâ­rüş­şi­fâ ve kül­li­ye, İs­tan­bul’da Bâ­ye­zîd Câmi­i, med­re­se ve imâ­ret, mem­le­ke­tin çe­şit­li yer­le­rin­de da­ha bir çok fayda­lı eser­ler, ilim yu­va­la­rı in­şâ et­tir­di.

Sul­tan Bâ­ye­zîd bir ta­raf­tan dev­let teş­ki­lâ­tı­nı sağ­lam­laş­tı­ra­rak hal­kın hu­zur ve sü­kû­nu­nu te’min et­mek için uğ­ra­şır­ken, di­ğer ta­raf­tan do­ğu­dan ba­tı­ya ka­dar bü­tün Müs­lü­man­la­rın mes’ele­le­ri ile il­gi­len­di.

Türk hâ­ki­mi­ye­ti­nin ulaş­tı­ğı her yer­de onun adı­na tür­be­ler, ma­kam­lar, tek­ke­ler ya­pıl­mış­tır. Ba­ba Da­ğın­da­ki Sarı Saltuk tür­be­si hak­kın­da Ev­li­yâ Çe­le­bi şöy­le de­mek­te­dir:

Sul­tan İkin­ci Bâ­ye­zîd Han, Ki­li ve Ak­ker­mân ka­le­le­ri­nin fet­hi­ne çık­tı­ğın­da, Ba­bada­ğı­na gelince; sâ­lih kim­se­ler­den bâ­zı­la­rı;

"- Pa­di­şa­hım! Bu­ra­da Sa­rı Sal­tuk adı­na nûr­lu bir tür­be var­dı. Kâ­fir­ler yı­kıp üze­ri­ne taş, top­rak, çöp dö­ke­rek kab­ri­ni kay­bet­ti­ler"
di­ye şi­kâ­yet­te bu­lun­du­lar. Sul­tan Bâ­ye­zîd-i Ve­lî o mez­be­le­li­ğe git­ti. Bir sec­câ­de üze­rin­de Şem­sed­dîn Efen­di ile iki­şer re­kat na­maz kı­lıp hakî­ka­tı öğ­ren­mek üze­re o ge­ce is­ti­hâ­re­ye yat­tı. He­men Sa­rı Sal­tuk, sa­rı renk­li sa­kal­lı ve ye­şil sa­rı­ğı ile gö­rü­nüp;

 "-Yâ Bâ­ye­zîd! Hoş gel­din. Ak­ker­man ve Ki­li ka­le­le­ri­ni ve vi­lâ­yet­le­ri­ni Boğ­dan kâfirle­ri elin­den harp yap­ma­dan fet­he­de­cek­sin. Oğul­la­rın Mek­ke ve Me­dî­ne’ye hizmet ede­cek. Be­ni bu pis­lik­ten kur­tar" de­di. Sul­tan uya­nın­ca, Şem­sed­din Efen­di­’ye; 

"-Efen­di! Gör­dü­ğün rü­yâ­yı bir kâ­ğı­da yaz. Ben de ya­za­yım. Şey­hü­lis­lâ­ma gön­de­re­lim. Ba­ka­lım ne ce­vap ve­rir" de­di. Her­bi­ri gör­dük­le­ri is­ti­hâ­re­yi ya­zıp mü­hür­lü ola­rak şeyhülislâma gönderdiler. Al­la­hü te­âlâ­nın hik­me­ti iki­si­nin de gö­rüp an­lat­tık­la­rı rü­yâ ay­nıy­dı. Şey­hü­lis­lâm hemen;

 "- Pa­di­şa­hım! O ye­re bü­yük bir tür­be yap­tı­ra­sın" di­ye ha­ber gön­der­di. Sul­tan Bâ­ye­zîd Han, o ye­ri te­miz­let­tir­di. Te­miz­le­nir­ken üze­rin­de; 

"- Hâ­zâ Kabr-i Sal­tuk Bey Sey­yid Mu­ham­med Gâ­zi" di­ye ya­zıl­mış bir mer­mer san­du­ka gö­rün­dü. Mî­mâr ve mü­hen­dis­ler top­la­nıp nûr­lu bir tür­be ve câ­mi ile di­ğer ha­yır yer­le­ri­nin inşâsına baş­la­dı­lar. Bâ­ye­zîd Han, Ki­li ve Ak­ker­man ka­le­le­ri­ni ha­kî­ka­ten harp­siz fet­he­dip, orala­rın fâ­ti­hi ol­du. Za­fer­le Ba­ba Da­ğı­na dön­dü. Bir se­ne ora­da kış­la­dı. Et­râ­fı dü­ze­ne ko­yup, Ba­ba Da­ğı şeh­ri­ni îmâr et­ti. Bü­tün ha­yır yer­le­ri­ni Ba­ba Sul­tan’a vak­fet­ti.

Evi­yâ Çe­le­bi, bu­ra­yı zi­yâ­ret­ten son­ra ka­pı­sı­na;

"Hazret-i Sultan Saltuk’u ziyâret eyledik
Çok şükür şimdi görüp Hakk’a ibâdet eyledik." bey­ti­ni yaz­dı­ğı­nı ha­ber ver­mek­te­dir.

İkin­ci Bâ­ye­zîd Han, Ba­ba Yû­suf Siv­ri­hi­sâ­rî’yi çok se­ver, soh­be­tin­de bu­lu­nur­du. O da Sul­ta­n’ı çok se­ver­di. Ba­ba ve oğul­luk söz­leş­me­si yap­mış­lar­dı. Bir soh­bet­le­rin­de ona; 

"- Hac­ca gi­de­ce­ğin za­man mut­la­ka ba­na gel gö­rü­şe­lim" de­miş­ti. Bun­dan son­ra Ba­ba Yû­suf mem­le­ke­ti­ne dö­nüp, ora­da bir müd­det kal­dı. Mem­le­ke­tin­de iken rü­yâ­sın­da Kâ­be’de Ha­cer-i es­ved ya­nın­da man­zûm bir ki­tap yaz­ma­sı işâ­ret edil­di. O za­mâna ka­dar hiç şi­ir yazmamış­tı. Bu rü­yâ­dan son­ra şi­ir yaz­ma kâ­bi­li­ye­ti hâ­sıl ol­du. Son­ra hac­ca git­mek üze­re hazırla­nıp, İkin­ci Bâ­ye­zîd Han’ı gör­mek üze­re İs­tan­bul’a git­ti. Pa­di­şah ona bir mik­dâr al­tın verip; 

"- Bun­lar he­lâl­dir. Ken­di elim­le ka­zan­dım. Bu al­tın­la­rı Re­sûl-i ek­rem sal­lal­la­hü aleyhi ve sellemin tür­be-i mu­tah­he­ra­sı­nın kan­dil­le­ri­ne har­car­sın." Mü­bâ­rek tür­be­si­nin yanın­da der­sin ki: 

"- Yâ Re­sû­lal­lah! Üm­me­ti­nin ko­ru­yu­cu­su, gü­nah­kâr kul Bâ­ye­zîd sa­na se­lâm söy­le­di ve bu he­lâl al­tın­la­rı tür­be­nin kan­dil­le­ri­ne yağ al­mak için gön­der­di." Son­ra; 

"- Bu he­di­ye­nin ka­bû­lü için yal­var, se­nin vâ­sı­tan­la ka­bûl ola­ca­ğı­nı ümid edi­yo­rum" de­di. O da bu is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­mek üze­re al­tın­la­rı alıp, ve­dâ­laş­tı ve yo­la çık­tı.

Ah­lâ­kı ve fa­zî­le­ti se­be­biy­le İs­lâm ale­min­ce çok se­vi­len Bâ­ye­zîd Han ve­fât edin­ce, Kâ­hi­re’de Mem­lûk­lü sul­tâ­nı ve halk ta­ra­fın­dan gı­ya­bın­da ce­nâ­ze na­ma­zı kı­lın­dı, Öm­rü­nü hep ilim ve ibâdet­le ge­çi­ren Bâ­ye­zîd Han, Ad­lî mah­lâ­sıy­la çok gü­zel şi­ir­ler yaz­dı, Bir dî­vân­da top­la­nan bu şi­ir­le­ri ya­yın­lan­mış­tır. Ay­rı­ca de­de­si İkin­ci Mu­râd Han gi­bi açık Türk­çe ya­zıl­ma­sı ta­raf­ta­rı idi. Bu hu­sus­ta İbn-i Ke­mâl’den, açık ve an­la­şı­lır bir Os­man­lı tâ­ri­hi yaz­ma­sı­nı is­te­miş­tir.

Ke­mâl Pa­şa­zâ­de onun dev­ri­ni en doğ­ru ve en ve­ciz bir su­ret­te şu cüm­le­ler­le özet­le­mek­te­dir:
"Adâ­let ve in­sa­fın ko­ru­yu­cu­su olan mü­kem­mel idâ­re­ci­li­ği ile ka­ra ve de­niz yol­la­rı em­ni­yet­li ol­muş, dâ­hi­ya­ne si­yâ­se­ti ne­ti­ce­sin­de mem­le­ket mâ­mur hâ­le gel­miş, aşi­kâr ke­ra­met­le­ri ile mu­zaf­fer san­ca­ğı, hu­dutsuz mer­ha­me­ti ile sal­ta­na­tı­nı se­ven­ler çok, dev­le­ti­nin oto­ri­te­si ve kuv­ve­ti ile mem­le­ke­tin düş­man­la­rı hor ve ha­kîr ol­muş­tur."









İlgili Makaleler

Türk Sultanları
Baburşah II
H
indistan’da Bâbürlü Türk Devleti’nin son hükümdarı. Asıl ismi Ebü’l-Muzaffer Sirâceddîn Muhammed’dir. İkinci Ekber Şah’ın oğludur. 24 Ocak 1775’te doğdu. 1837 yılında babasının ölümü üzerine, 62 yaşında tahta çıktı. Bu sırada devletin kontrolü İngilizlerin elinde bulunuyordu. 20 sene sadece isimden ibaret kalan bir…
Türk Sultanları
Tîmûr Han
T
ürk-İslâm dünyâsının büyük hükümdarlarından. Târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 senesinde  Mâverâünnehr’de Semerkand’la Belh arasında  Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve Allah dostlarını çok seven babası Emir Turagay,…
Tîmûr Han
Türk Sultanları
Ahmed Bin Hülâgû
İ
ran’daki İlhanlı devletinin üçüncü hükümdarı. Birinci İlhanlı hükümdarı Hülâgû’nun oğludur. Asıl ismi, Teküder’dir. Müslüman olduktan sonra Ahmed ismini aldı. Doğum târihi kesin olarak bilinmeyen Ahmed Han, ağabeyi Abaka Han’ın ölümünden sonra hükümdar oldu. İki yıl kadar hükümdarlık yaptıktan sonra, 1284 (H.683)…
Türk Sultanları
Abdullah Han
M
âverâünnehr bölgesinde kurulan (şimdiki Özbekistan bölgesinde) Şeybânî hanedanlığının büyük hükümdarlarından. İsmi, Abdullah bin İskender bin Ebü’l-Hayr’dır. 1533 (H.940) senesinde Aferinkend’de doğdu. Doğduğu zaman babası İskender Han, duâsını almak için büyük âlim Ubeydlullah-ı Ahrâr’ın talebesi ve zamanın âlimi…
Türk Sultanları
Melikşah

B

üyük Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslan’dır. 1055’te doğdu, Büyük Selçuklu Devleti’nin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi, “Ebü’l-Feth” (fetihlerin babası veya pekçok fetih yapan) lakabıyla anıldı. Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel bir eğitim ve öğretim…

Melikşah
Türk Sultanları
İltutmuş

D
elhi Türk Sultanlığının en büyük hükümdarlarından. Lakabı Şemseddîn’dir. Türkistan’daki asil İlbarı kabîlesine mensûb olup, Aylam Han’ın oğludur. Çok akıllı, zekî ve kabiliyetli idi.
Hindistan evliyasının büyüklerinden Muînüddîn Çeştî ile büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdî birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Bu…
Türk Sultanları
Firûz Şah
D
elhi Türk sultanlarından. Tuğluk hânedanlığının üçüncü hükümdarı. Bu hânedanlığın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi Melik Receb’in oğludur. Asıl adı Kemâleddîn’dir. 1309 (H.709)’da doğdu. 1351 (H.752) senesinde hükümdar oldu. 1388 (H.790)’da seksen yaşında vefât etti.

Firûz Şah’ın annesi Naila…
Türk Sultanları
Bahadır Şah-II
H
indistan’da Bâbürlü Türk Devleti’nin son hükümdarı. Asıl ismi Ebü’l-Muzaffer Sirâceddîn Muhammed’dir. İkinci Ekber Şah’ın oğludur. 24 Ocak 1775’te doğdu. 1837 yılında babasının ölümü üzerine, 62 yaşında tahta çıktı. Bu sırada devletin kontrolü İngilizlerin elinde bulunuyordu. 20 sene sadece isimden ibaret kalan bir…
Türk Sultanları
Muhammed Tapar
B
üyük Selçuklu Devleti sultânı. Sultan Melikşah’ın oğlu olup, 1082 yılında doğdu. Babasının 1092’de vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyaruk’un yanında yetişti. Sultan Berkyaruk ona Gence havâlisinin idâresini verdi. Muhammed Tapar, Gence’ye gelerek Arran’ı da hâkimiyeti altına aldı. Kumandanlarının…
Türk Sultanları
Celâleddîn Harezmşah
H
arezmşahlar Devleti’nin son hükümdarı, ismi, Mengübertî, lakabı Celâleddîn’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, Harezmşah Devleti sultânı Alâüddîn Muhammed, annesi Ay-Ciçek Hâtun’dur. Babasının 1220  yılında  vefâtı üzerine Harezmşah sultânı oldu. 1231 yılında şehit edildi.

Celâleddîn Harezmşah, küçük yaştan îtib…
Celâleddîn Harezmşah
Türk Sultanları
Ebü'l Gâzi Bahadır Han
Ö

zbek hükümdarı ve târihçi. 1603 (H.1012)’de Rus Kazaklarının Urgenç’e hücumlarından ve bunları babasının imha etmesinden kırk gün sonra doğdu. Babasının bu gazası ve galibiyeti sebebiyle ona Ebü’l-Gâzi ismi verildi. Babası Harezm Özbek hânlarının ceddi olan Yadigâr Han’ın dördüncü batından torunu Arab Muhammed…

Türk Sultanları
Belek Bey
H

açlılara karşı büyük zaferler kazanan Artuklu beyi. İsmi, Belek bin Behrâm bin Artuk olup, lakabı Nûruddevle’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Amcası İlgâzi, Artukluların Mardin; diğer amcası Sökmen ise Hısn-Keyfâ kolunun beyi idi.

Suriye Selçuklu sultânı Tutuş, Suruç’u, Sökmen Bey’e iktâ olarak verdi. Haçlılara…