Seyyid Alâeddin Ali Semerkandî

- 24.04.2012 4351

O
smanlı Devletinin kuruluş yıllarında Anadolu'da yaşayan velîlerden. İsmi Alâeddîn Ali bin Yahyâ es-Semerkândî'dir. Soyu Peygamber efendimize sallallahü aleyhi ve sellem ulaşır. Semerkand'da doğdu. Semerkand, Buhârâ, Taşkent gibi ilim merkezlerinde ilim tahsil etti. Tefsîr, fıkıh ve tasavvuf, ahlâk ilimlerinde yüksek derecelere ulaştı. Daha sonra Anadolu'ya hicret etti. Lârende'ye (Karaman'a) geldi.

Seyyid Alâeddîn Ali Semerkandî hazretleri, evliyânın önde gelenlerinden idi. 1330  senesi vefât eden Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden Alâeddîn el-Buhârî'den de icâzet aldı. Mantık ve Tefsir ilminde, yüksek dereceye kavuştu. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetişip tasavvuf yolunun feyzlerine kavuştu.

Seyyid Alâeddîn Semerkandî, senenin büyük bir kısmını oruç tutarak, gecelerini namaz kılarak, gündüzleri de talebelerine ders vererek geçirirdi. Kur'ân-ı kerîmi tecvîd üzere okur ve tefsîrini yapardı. Nefsini terbiye etmek için çok riyâzet ve mücâhede eder, nefsinin istediklerini yapmaz ve istemediklerini yapmak için uğraşırdı. Dünyâya hiç meyletmez, haramlardan şiddetle kaçıp, mübahların fazlasını da terkederdi. Cenâb-ı Hakk'ın kudreti ile tayy-i mekân eder, kısa zamanda bir yerden diğer yere gider, sabah namazını Kâbe'de kılıp, güneş doğmadan tekrar evine dönerdi. Sabah olunca, talebelerine zâhirî ve bâtınî ilimleri öğretir ve en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırdı. Öğleden önce bir müddet kaylûle yaparak, sünneti îfâ ederdi.

Bir gün Semerkand'a, mecûsî iken hıristiyanlığı seçmiş bir râhib geldi. Îsâ aleyhisselâm hakkında asılsız şeyler söylüyor, ona (hâşâ) ilâhtır, diyordu. Pekçok bozuk ve bâtıl delîller göstererek, halkın îtikâdını sarsıyordu. Üstelik sorduğu suâllere, âlimler dahî cevap veremiyordu. Bu râhip, Semerkand Sultânı Hâlid'e haber göndererek; 

"- Âlimlerinizle münâzara etmek üzere geldim. Eğer âlimlerinizden biri beni susturabilirse müslüman olurum. Bütün servetimi de İslâmiyet için harcar, bu dînin yayılmasına çalışırım. Şâyet galip gelirsem, Semerkând'ın vergisini isterim." dedi. Sultan Hâlid, âlimleri toplayarak durumu anlattı. Onlar da; 

"- Bir râhip nedir ki, cevap vermekte âciz kalalım. Onunla her zaman münâzaraya hazırız." dediler. Bir gün tâyin ederek, câmide toplandılar. Râhip sorularını sordu. Fakat âlimlerin cevâbı iknâ edici değildi. Bunun üzerine gurûrlanan râhip, sultânın huzûrunda; 

"- Gitmediğim memleket kalmadı. Sorularıma hiç kimse cevap veremedi ki, sizin  âlimleriniz cevap versin!" gibi edebe uymayan ileri-geri laflar etti. Sultan üzüldü. Bu sırada âlimlerden bâzıları huzûra çıkıp; 

"- Efendim! Bu râhibe ancak Seyyid Alâeddîn hazretleri cevap verir, onun üstesinden gelir. Yalnız o, şu anda kırk günlük bir halvete, yalnızlığa girdi, nefs terbiyesi ile meşgûldür. Kolay kolay gelmez. Ancak dîn-i İslâm için izin verilirse gelebilir." dediler. 

Sultan memnûn oldu ve râhibden kırk günlük mühlet istedi. Hemen Seyyid Alâeddîn hazretlerine verilmek üzere bir mektup yazdırdı. Mektup gönderilmek üzere iken, saraya bir kimse çıkageldi ve sultana bir mektup sundu. Hâlid, mektubu okudukça hayretten hayrete düşüyordu. Sevincinden Cenâb-ı Hakk'a şükrediyordu. Orada bulunan âlimler merâk ederek sebebini sordular. Sultan, mektubu getiren kimseye sesli olarak okuttu. Mektubun başında, Allahü teâlâya hamd, Resûlüne salevât ve Emîr Hâlid'e duâdan sonra yazıyordu ki:

"- Bu mübârek günde, büyük dedem, insanların ve cinnin Peygamberi ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlullah efendimiz bu fakîre merhamet ederek göründüler"

Buyurdular ki: 

"Evlâdım Alâeddîn! Halvetine son verdim. Allahü teâlânın kullarını irşâd etmek, onlara dîn-i İslâmın emir ve yasaklarını bildirmek için dışarı çık. Allahü teâlânın izniyle pekçok kimsenin hidâyete kavuşmasına sebeb olacaksın. Türbemi ziyârete gelmeden önce Semerkand'a git. Oraya ümmetimin âlimlerine ezâ ve cefâ veren bir râhip geldi. Ona lâzım olan cevâbı vererek hidâyete gelmesine vesîle ol, ümmetimi de sıkıntıdan kurtar." 

Bu haberi size ulaştırmak üzere mektup yazıp, "Derviş Cihangir ile gönderiyorum. Sevinmeniz için böyle yaptım. Bugün biz de gelirdik, fakat Peygamber efendimizin işâreti üzerine yarına kaldık."

Alâeddîn'den gelen bu mektubu herkes hayretle dinliyordu. Mektup okunduğunda tekbir sesleri kubbeyi çınlatıyordu. Seyyid Alâeddîn'in bulunduğu yer ile Semerkand arası on yedi günlük yol idi. Bir günde bu yolun katedilip gelindiğini öğrendiklerinde, bütün âlimler; "Allahü teâlâ her şeye kâdirdir." diyorlardı. 

Ertesi günü sabah namazından sonra, Sultan Hâlid ve tebeası, Seyyid Alâeddîn'i karşılamak üzere şehir dışına çıktılar. Kuşluk vakti idi, başta Seyyid Alâeddîn hazretleri olmak üzere, arkasında pekçok evliyâ, grup hâlinde göründüler. Seyyid Alâeddîn beyaz bir ata binmiş, yeşil elbise giymişti. Diğer velîler, etrâfında ve arkasında ağır ağır yürüyorlardı. Bu heybetli manzara karşısında herkes heyecanla ayağa kalkıp, o tarafa doğru hürmetle yürümeye başladı. Başta Sultan Hâlid olmak üzere, herkes atından inmişti. İki cemâat karşılaştıklarında, Sultan Hâlid, Seyyid Alâeddîn'in ellerini öptü. O da Sultânın gözlerinden öptükten sonra; 

"- Ey Sultan Hâlid! O râhip, dostlarımızı üzmüş. Dedemiz, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimi  işâret buyurdular. Allahü teâlânın izniyle râhibin hidâyete gelmesine vesîle olacağız." buyurdu.

Cemâat büyük câmide toplandı. Râhibe haber gönderildi. Râhib, Seyyid Alâeddîn hazretlerini görünce, heybetinden titremeğe başladı ve; 

"- Ben, Allahü teâlâya ve O'nun Resûlü Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğine inandım." dedikten sonra, Seyyid Alâeddîn'in elini öptü ve: 

"- Bu gece rüyâmda zât-ı âlinizi gördüm. Bütün suâllerimi sorup, hasta kalbimin şifâsı olan cevaplarınızı öğrendim. Artık hiç şüphem kalmadı ve sormama da lüzum yoktur. İslâmiyetin hak din olduğunu anladım. Îmân edip müslüman olmakla şereflendim." dedi.

Herkes hayret edip, ziyâde sevindiler. Seyyid Alâeddîn gülümseyerek, râhibe; 

"- Şimdi tertemiz, günahsız bir müslüman oldun. Cenâb-ı Hak râzı olsun. Fakat dostlarımızın da istifâde etmesi için suâl sorunuz" buyurunca, o; 

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm; "Ümmetimin âlimleri, İsrâil oğullarının peygamberleri gibidir." buyuruyor. 

Îsâ aleyhisselâm ölüleri diriltirdi, bu ümmetten böyle bir şey olmuş mudur? Bunun îzâhını istiyorum." dedi. Bu sırada Sultan Hâlid'in sarayından bir hizmetçi gelip, Sultân'a; 

"- Efendim! Hasta olan kızınız rûhunu teslim etti." dedi.

 Bu haber karşısında herkes çok üzüldü. Seyyid Alâeddîn ise, başını önüne eğerek murâkabeye varıp, Allahü teâlâya yalvarmaya, duâ etmeye başladı. Herkes Seyyid'in bir şey söylemesini bekliyor ve çıt çıkmıyordu. Sultan Hâlid de aynı vaziyette bekliyordu. Bu hâl üç saatten fazla sürdü. Sonunda Alâeddîn hazretleri başını kaldırarak tebessüm etti ve; 

"- Ey Sultan! Kızınız, Allahü teâlânın izniyle sıhhate kavuştu. Şu ânda yemek yiyor. Sarayınıza gidiniz, bu hâli göreceksiniz." buyurdu. 

Bu haber herkesi heyecanlandırdı. Böylece Seyyid Alâeddîn, müslüman olan râhibin suâline kâl (söz) ile değil, hâl ile (iş yaparak, göstererek) cevap verdi. Seyyid Alâeddîn vazifesinin bittiğini belirterek, oradakilerle vedâlaşıp, berâber geldiği velîler ile birlikte ayrıldılar. Onlar gittikten sonra, Sultan Hâlid, müslüman olan râhib ve halk, saraya doğru heyecanla yürüyerek, bir ân once verilen haberin doğruluğunu öğrenmek istediler. Saraya yaklaştıklarında, bâzı kimselerin Sultân'a müjde vermek için koştuklarını gördüler. Karşılaştıklarında, Sultâna; 

"- Efendim! Kızınız vefât etmişti. Birkaç saat sonra tekrar dirildi. Hayret ettik. Size bu haberi müjdelemek için geldik." dediler. 

Sultan ve yanındakiler birbirlerine, bunun Seyyid Alâeddîn'in büyük bir kerâmeti, himmeti ve bereketi olduğunu, onun, Allahü teâlânın katında derecesinin ne kadar yüksek olduğunu söylediler. Sultan Hâlid'e müslüman olan râhip; 

"- Seyyid Alâeddîn hazretleri, beni, tereddüde mecâlim kalmayacak şekilde iknâ etti, irşâd etti. Allahü teâlânın izni ve onun sebeb olması ile, Elhamdülillah hidâyete kavuştum. Bu canım sağ oldukça İslâmiyete bedenimle ve malımla hizmet edeceğim." dedi.

1456  târihinde yüz elli yaşlarında iken vefât etti. Kabr-i şerîfi, İçel'e bağlı Gülnar ilçesinin Zeyne kasabasındadır. Seyyid Alâeddîn Ali Semerkandî hazretlerinin türbe, mescid, zâviye ve vakfiyesi buradadır.



İlgili Makaleler

Türkiye’deki Türk Dünyası
Ahmed Sadık Efendi
Ş
eyh Ahmed Sadık Hüseynî Efendi 953'de (1546-47) Buhara'da vefat eden Mehmed Abdüssemi'nin oğludur. O beldede tahsilini tamamladı. Nakşibendî tarikatının ulularından irade alarak tarikata girdi. 

980'de (1572-73) hacdan sonra İstanbul'a geldi. Şeyhülislâm Ebussuud Efendi meclisine kabul olunup ev ve maaş ihsan…
Türkiye’deki Türk Dünyası
Prof. Dr. Abdulhamit Avşar
D
oğu Türkistan'ın Yarkent şehrinde 1964 yılında doğdu. İlk ve orta öğretimi Kayseri’de dereceyle bitirdi. 1986 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi (Basın-Yayın Yüksek Okulu) Radyo-Televizyon Bölümünden birincilikle mezun oldu. 

İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Anabilim Dalında…
Prof. Dr.  Abdulhamit Avşar
Türkiye’deki Türk Dünyası
Prof. Dr. Ahmet Temir
P
rof. Dr. Ahmet Temir, İmamı Rabbani Hazretlerinin ‘‘Mektubat’’ kitabını Farisi’den Arabi’ye tercüme eden, Muhammed Muradi Kazani Hazretleri’nin doğduğu Tataristan’ın Elmet köyünde 1912 tarihinde dünyaya geldi. Çocukluk dönemi Çarlık Rusya’sında, gençlik dönemi Sovyet Dönemi’nde geçti. Sovyetler döneminde…
Prof. Dr. Ahmet Temir
Türkiye’deki Türk Dünyası
Ebussü'üd Efendi
O
smanlı âlimlerinin en meşhûrlarından. Onüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmı olup, tefsîr, fıkıh ilimlerinde ve diğer ilimlerde büyük âlim idi. 898 (m. 1413) senesinde doğdu. 982 (m. 1584) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri Eyyûb Sultan’da kendi yaptırdığı medresenin yanında, Eyyûb Câmii karşısındadır.

Ebüssü’ûd Efendi, âl…
Ebussü'üd Efendi
Türkiye’deki Türk Dünyası
Prof. Dr. İlber Ortaylı
1
947 yılında bir göçmen kampında Kırım Tatarı bir ailenin çoçuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Ankara'da tamamladı. 1965'te Ankara Atatürk Lisesi'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1968) ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünü…
Prof. Dr. İlber Ortaylı
Türkiye’deki Türk Dünyası
Ahmed Davutoğlu

S
on devirde yetişen din adamlarından. Fakir bir çiftçi ailesinin çocuğudur. Babası Hasan Efendidir. 1912 senesinde Bulgaristan’ın Şumnu vilayetine bağlı Kalaycı köyünde doğdu. 

İlk tahsilini doğduğu yerde, rüşdiye yani orta tahsilini köyüne yakın Ekizce köyünde bitirdi. Babası dini ilimlere ve alimlere…

Ahmed Davutoğlu
Türkiye’deki Türk Dünyası
Muhammed Semerkandî Hazretleri
1
116 [m. 1704] de vefat edip, Karaca Ahmed kabristânında defn edilen Muhammed Semerkandi, Ahmed Yekdest Cüryaninin, bu da, Urvet-ül-vüska Muhammed Ma'sûm-ı müceddidî Serhendinin talebesidir. 

Muhammed Semerkandi Hazretleri vefatlarına kadar, Üsküdar Şemsi Paşa'daki tekkelerinde, doğru iman bilgilerini, islâmiyetin…
Türkiye’deki Türk Dünyası
Esseyyid Muhterem Taşkendi
S
eyyid, alîm ve nakşibendi tarikatı büyüklerindendir. Türkistan’ın Taşkent şehrinde doğdu. Yüksek dini ilimleri beldesinde bulunan medreselerde okudu. Hac vazifesini ifa ettikten sonra Hicaz’dan hilafet merkezi olan İstanbul’a geldi. 

Devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından burada kendilerine tahsisat…
Esseyyid Muhterem Taşkendi
Türkiye’deki Türk Dünyası
Esseyyid Muhterem Taşkendi
S
eyyid, alîm ve nakşibendi tarikatı büyüklerindendir. Türkistan’ın Taşkent şehrinde doğdu. Yüksek dini ilimleri beldesinde bulunan medreselerde okudu. Hac vazifesini ifa ettikten sonra Hicaz’dan hilafet merkezi olan İstanbul’a geldi. 

Devrin padişahı Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından burada kendilerine…
Esseyyid Muhterem Taşkendi
Türkiye’deki Türk Dünyası
Hüseyin Hilmi Işık
8
Mart 1911 tarihinde, İstanbul Eyüp'te doğdu. Babası Said Efendi, Bulgaristan Lofca'dan 1877 Osmanlı-Rus Savaşı'nda göçmen olarak İstanbul'a gelmişti.

Eğitimi

Beş yaşında Eyüp Sultan'da Mihrişah Sultan ilkokulu'na başladı. Yazları Hakîm Kutbeddin, Kalenderhâne ve Ebussuud sibyan mekteblerine devam etti. Yedi yaşında…
Hüseyin Hilmi Işık
Türkiye’deki Türk Dünyası
Dr. Enver Ören
R
umeli'den Türkiye'ye muhacir olarak gelen bir aileden, 10 Şubat 1939’da Denizli’nin Honaz ilçesinde doğdu. Babasının ismi Nazîf Efendi, annesinin ismi Melike Hanımdır. Dört yaşındayken âilesi Denizli’ye yerleşti. İlk ve ortaokulu burada bitirdi. Ortaokuldan mezun olduğu 1953 senesinde babasını kaybetti.

Annesi Melike H…
Dr. Enver Ören
Türkiye’deki Türk Dünyası
Şevki Bektöre
A
aslen Kırımlıdır. 1888 yılında, Romanya’da Kavlaklar köyünde bir öğretmen ailesinde doğmuştur. Henüz beş yaşında iken ailesi, Ankara’nın Polatlı ilçesine bağlı Karakaya köyüne göç etti. İlk okulunu köyde ve rüşdiye tahsilini Haymana kasabasında aldı. Daha sonra tahsiline devam etmek için İstanbul’a gönderildi.1912’de…
Şevki Bektöre